sosyal ve siyasi bir tablo denemesi (2)
14 Nisan 2008 günü Ankara’da çok büyük, çok etkileyici bir gösteri yapıldı
“Laik”-”Türk” kampına ait, ama siyasal temsil bulamadıkları ayan beyan ortada
yüzbinler, aynı durumdaki milyonları temsilen algıladıkları “tehlike”ye karşı
duruşlarını gösterdiler. Yalnızca miting olarak bakılınca, her türlü endişe
verebilecek mesajına karşın, kabul edilebilir bir gösteri. Ama yalnızca miting
ile kalmıyor: Mitinge katılmayanlar evlerine bayrak asmaya çağrılıyorlar.
Mitingi destekleyenler bileklerinde “biz kaç kişiyiz” bileklikleri taşımaya
başlıyorlar… Herkes “biz” ya da “öteki” olmak, bunlardan birini seçmek durumunda
bırakılıyor. Balkonunda bayrak yoksa “öteki”lerdensin, bileğinde bileklik varsa
“biz”densin.
Buna benzer “işaret” kampanyalarını hep yaşadık . 12 Eylül öncesi bıyığımız
göstergeydi, son yirmi-yirmibeş yıldır kadınların başörtüleri/türbanları
gösterge. Sözcükler bile gösterge olabiliyor, “başörtüsü” birşey, “türban” başka
birşey. Telaffuz gösterge, renkler gösterge… Karşılaştığımız birisine sorduğumuz
şeylerden birisi de “Nerelisin?” değil midir? Memleketimiz bile bir gösterge.
Modern toplum olabildiğince göstergelerden uzak durmaya çalışır. Çünkü
aslolan herkesin aynı haklara sahip olmasıdır ve göstergeler bu temeli
zedeleyebilecek bir unsurdur. Taraf göstermenin anonim olması tercih edilir,
oylar kapalı verilir, mitinge katılanlar evlerine döndüklerinde mitinge
katılmayanlardan ayırt edilemezler, vs. Yani modern toplum anonimlik yoluyla
ötekileştirmenin önüne geçmeye çalışır. Geleneksel toplumlarda ise göstergeler
önemlidir: Kişilerin toplumdaki yerine göre hak sahibi olması yerleşik kuraldır
ve bunu sağlamak için göstergelere ihtiyaç vardır. Kavukların büyüklüğü,
madalyaların kalabalıklığı, arabanın at sayısı, “ye kürküm ye” misali…
Türkiye’de modern toplumun bekçisi olduğu iddiası ile yola çıkanlar
geleneksel toplumu çağrıştıran bir gösterge sistemi kurmaya çalışıyorlar. Halk
bu göstergelere göre ayrıştırılmaya, karşı tarafta kalanlar “öteki”leştirilmeye
çabalıyorlar. “Tehlikenin farkında olmamak” neredeyse suç ilan edilmek üzere.
Oysa takipçisi oldukları Atatürk modern topluma evrilme aşamasında göstergelerin
yok edilmesine özellikle çaba sarfetmişti. Demagojik bir biçimde, sınıfsız ve
zümresiz bir toplum yaratma yoluna girilmişti. Hatta anonim modern toplum
vatandaşı olma yolundaki kazanımların çoğu o eski zamanlara dayandığına göre,
bugünki takipçileri “laik”-”muhafazakar”, “Türk”-”diğer etnik”,
“bağımsızlıkçı”-”işbirlikçi” gibi birden çok eksende toplumu fişlemeye ve
etiketlemeye çalışıyorlar. Ve bunu beğenmedikleri “muhafazakar”larla,
“Kürt”lerle karşılaştırınca çok daha sert bir şekilde ifade ediyorlar.
Oysa , “öteki”leştirilenler bizim dostlarımız, arkadaşlarımız, komşularımız,
kardeşlerimiz… Bu “öteki” kardeşlerimiz de Çanakkale’de Osmanlı ordusunda,
sonrasında Anadolu’nun dört bir yanında Kuvva-i Milliye ile birilikte, Kuvva-i
Millliye olarak savaşmadılar mı? Bu “öteki” arkadaşlarımız da aynı bayrak için
vurulup gazi, canını verip şehit düşmediler mi? Bu “öteki” dostlarımız da
tehlike altında gördüğümüz cumhuriyette bizim kadar hak sahibi değiller mi?
Olan bitenler bu kişileri “öteki”leştirmeye değecek, yarın öbürgün onların da
sizi “öteki”leştirdiğini görmek, bir süre sonra birbirinizin yüzüne bakamayacak
hale gelecek kadar büyük bir “tehlike” barındırmıyor mu gerçekten? Yoksa
yalnızca kendi haklılığımıza olan inançtan aldığımız güç ile her türlü eylemde
haklı mı görüyoruz kendimizi? Bu hakkın fay hattının, karşı tarafca duyumsanması
ile oluşacak depremin büyüklüğünü, şiddetini düşünüyor muyuz? Yoksa enkaz
altından çıktığımızda mı düşüneceğiz? Eğer çıkabilirsek
!
3-08-2010
arsenceyhan@ikincigrup.com
|