'ilk yazı, kara yazı'
Son diplomamı Fransa’da alıp da 25 yaşında bu ülkede çalışmaya başladığımdan beri zaman inanılmaz hızlı geçmeye basladı. Yakında 28 yaşımı dolduracağım; şu son üç yıl nasıl geçti ne zaman bitti, bu saçlar ne zaman bu kadar döküldü, ben bu üç yıl boyunca ne halt ettim hiç anlamıyorum. Hayat hızlandığı gibi birden müthiş de tekdüzeleşti, sıkıcılaştı. Günlük yaşamım sabah dokuz akşam altı, aynı masa, aynı bilgisayar, aynı iç bayıcı iş arkadaşlarından ibaret hale geldi.
Zamanın bu kadar hızlı ve tatsız tuzsuz geçmesinin hiç sevmediğim bilgisayar mühendisliğini meslek edinmiş olmamla ne kadar alakası var acaba? Tüm günü kapalı bir ofiste, oturarak bilgisayar karşısında geçirmek, etrafindaki adamlarla gün boyu en fazla 4-5 cümlelik iletişim kurmak, bu durumun da yıllar boyu değişmeden böyle devam edeceğini anlamış olmak insanı sıkıntıdan bunaltmaya yeter mi?
«Madem sevmiyordun niye okudun onca sene bilgisayar mühendisliği?». Görünüşte mantıklı ama aslında abes bu soruyu sormayın lütfen. 1981 yılında, 12 eylülün hemen ertesi, ekonomik sıkıntıları bol, sosyalist bir anne-babadan doğdum, Turgut Özal/Kenan Evren Türkiye’sinde büyüdüm. Özal «ben zenginleri severim» sözüyle bizim neslin yolunu zaten çizmişti. Toplumumuz bu sözdeki çirkinliği, kokuşmuşluğu algılayıp «yuh be» demek yerine güzelce benimsedi, bir an önce zengin olup da Özal tarafından sevilebilmeyi pek istedi. Bu berbat anlayıştan benim payıma da seneler boyu yarış atı gibi o sınavdan bu sınava koşturulmak, o en iyi okuldan bu en iyi okulu bitirmeye uğraşmak düştü. İlle de doktor, mühendis, avukat olmam, saygın bir meslek, dolgun bir maaş edinmem gerekiyordu, yoksa halim haraptı. Onca yıl boyunca kimse gerçekten neye yeteneğim olduğuyla, neyle meşgul olmak istediğimle ilgilenmedi. Annem-babam, yakın çevrem tarafından o kadar şartlandırıldım, o kadar gözüm karardı ki daha neye uğradığımı bile anlamadan mühendis çıkıverdim. Günün birinde kendimi havasız bir ofise kapanmış gün boyu binlerce satır bilgisayar programı arasında kaybolmuş bulduğum zaman resmen şok oldum. Okurken beni nasıl bir meslek hayatının beklediği konusunda o kadar bilinçsizdim ki bilgisayar mühendisliğini seçtim bile denemez. Bana bir seçenek sunulmadı ; önüme «buna mecbursun» diye ne konulduysa onu aldım.
Vahşi kapitalizmde zaten meslek seçmek mümkün mü allah aşkına? Seçim hakkı sanki bizdeymis gibi görünse de aslında mesleklerimiz tamamen piyasadaki talebe göre belirleniyor. Piyasada hangi mesleklere ihtiyaç duyuluyorsa o meslekler övüle övüle bitirilemiyor, gazetelerde o meslekleri seçenlerin gelecekleri şöyle parlak böyle toparlak diye haberler devamlı pompalanıyor. Neticede büyük çoğunluk farkında bile olmadan seveceği bir alanda değil kendisine iş güvencesi verecek bir alanda eğitim görmeye yöneliyor...
Hayattaki seçimlerime ve mühendisliğe çok çamur atıyorum. İşin garibi başka meslekler seçmiş birçok arkadaşım da hallerinden hiç memnun görünmüyor. Zaten benim gibi eğitim almış kaç kişi ofislere kapanmıyor, gün boyu bilgisayar başında çalışmıyordur acaba? Yoksa öğrencilik döneminin, gençliğin getirdiği saflık, hayalperestlik bitip de para kazanma zorunluluğuyla, «karnımı nasıl doyuracağım» endişesiyle başbaşa kalan herkes için durum aynı mı?
Bu köşenin adını «Çocukluguma Mektuplar» koymaya karar verdim. Psikiyatristler genelde hastalarından çocukluklarını anımsamalarını, anlatmalarını isterler. Çocukluğu insan hayatının en belirleyici dönemi olarak görürler. Şu sıralar geriye dönüp baktığımda benim de aklıma devamlı çocukluğumla ilgili anılar geliyor. İstanbul’da 80 metrekarelik bir apartman dairesine sıkışıp kalmış, dersler, sınavlar, notlar arasında ezilip büzülmüş çocukluğum… Çocukken sporcu, gitarist ya da animatör olmayı çok hayal etmiştim. Zamanla tüm hayalleri tek tek sandığa kilitleyip derslerinde çok basarılı, çalışkan höt höt de böt böt bir genç adam oldum. Hep yapmayı sevdiğim işlerden vazgeçip yapmak zorunda oldugum işleri tamamladım. Günün birinde bir de baktım ki elimde yapmayı sevdiğim hiçbir iş kalmamış ama yapmak zorunda olduğum daha tonlarca iş var. Haliyle şimdi vardığım noktada bir zamanki hayallerime kıyısından köşesinden bile yaklaşamadım.
Büyük keyif aldığı bir uğraşı kendine meslek edinmezse insanın sabah yataktan seve seve kalkması, yüzü gülerek tanıdıklarını selamlaması, akşam sıkılmadan bulaşıkları yıkaması, üşenmeden dişini firçalaması mümkün değil. O yüzden hayallere kesin bir şans tanımalı. «Ne kadar hayalperestsin, biraz ayağın yere bassın,ciddi işlerle uğraş» kıvamında eleştirilerle karşılaşıldığı zaman bilinmeli ki hayallerini gerçekleştirmek üzere yola çıkmak çok ciddi, zor bir iştir, çok cesaret ister. En akıllıca meslek seçimi de bu şekilde olur. Öbür türlü günün birinde ne olduğunu dahi anlamadan zorunlu mühendis ya da zorunlu avukat çıkıverirsiniz, psikiyatristlerle bol içli dişli bir hayat sürmek kaçınılmaz hale gelir.
Bu yazı biraz kara bir yazı oldu galiba. Fransa’da yaşadığım Bretagne bölgesinde hava uzun süredir berbat, haziran başından beri güneş yüzü görmedik, 17 derecenin üzerine çıkamadık. Bunun da etkisi var, sadece benim suçum değil. Neyse kara başlasın aydınlık bitsin. Ben sinema ya da gazetecilik üzerine bir eğitim alıp hayata yeniden başlamaya, olmazsa Club MED’de animatör olmaya kesin karar verdim. Mühendislik diplomalarını da teoride çoktan çöpe attim. Şu son iki cümlenin üzerine bir de Ece Temelkuran’in «Canavarlar» yazısı okunursa bu yazının iyimser olduğu bile düşünülebilir, öyle yapınız…
24-8-2008
|