İstanbul’dan bir ‘ben’ geçti - II
Babam sağolsun güzel bir üç hafta planı yaptık. Önce yıllardır özlemini çektiğim şeyi gerçekleştireceğiz : tekneyle Marmara Denizi’ne açılıp adaların arkasına geçeceğiz.
Bir tanıdığın teknesi ayarlandı. Yola çıkmak üzere Kurbağalıdere’ye yollandık. İlkokulda Anadolu Liseleri Sınavı, lisede ÖSS’ye hazırlanırken okuldan arta kalan her allahın günü Kadıköy’de dershanelere giderdim. O yüzden on sene, onbeş sene önceki Kurbağalıdere’yi gayet iyi hatırlıyorum. Etrafi devamlı çamur deryası olur, ağır lağım kokusundan yanından geçilmezdi.
Şimdi ise başka birşeye dönüşmüş. Daha berbat bir manzara düşünemiyorum, cehennem bu olsa gerek. Çok kıvamlı, gri-siyah arası bir su. Su da değil, katmerli, ürkütücü bir balçık. Devamlı kabarcıklar çıkıyor, sanki yavaştan kaynıyor. Koku dayanılmaz. Dibini temizliyorlarmış, o yüzden böyleymiş. Yetmezmiş gibi suyun yüzeyi de plastik şişe, araba lastiği, bira kutusu, naylon torba dolu.

O suya düşen geri çıkamaz. O suya eli değen dahi iflah olmaz.
Tekneyi hareket etmeye hazırlıyoruz. Aman çözülen ipler suya değmemeli ! Bu kıvamlı, korkunç sıvıdan bir damla bile sanki adam öldürmeye yeter. Lağım bunun yanında çok hafif kalıyor.
Sağolun önceki nesiller. Bize miras bıraktığınız bu enfes İstanbul için çok teşekkür ederiz !
Kurbağalıdere’den pata pata pata Fenerbahçe’ye yol aldık. Denize doğru ilerledikçe suyun rengi biraz daha iç açıçı hale geldi. Siyahtan griye, sonra yavaştan yeşile döndü.
Anlamadığım birşey var. İstanbul’da belediyenin ölçümlerine bakarsak Fenerbahçe ve Moda denize girilebilecek yerler arasında. Yahu o Kurbağalıdere cehenneminin, onca ağır metalin, zehirli sanayii atığının karıştığı sahillerde nasıl denize girilir ? Bu adamlar ölçüm yaparken sadece koli basili seviyesine mi bakıyorlar ? Öyleyse haklılar tabi. O suda gariban koli basili bile yaşayamayacağına göre basmışlardır ‘okey’i.

Kıyıdan uzaklaştıkça, karşıda İstanbul Anadolu yakası manzarası bütünüyle önümüze serildi. Moda’dan Pendik’e kadar heyhula gibi bir beton yığını. Ağaçtan, yeşilden hiç bahsetmiyorum; neredeyse en ufak toprak açıklık dahi kalmamış. Denizin ortasında olmamıza rağmen müteahhit usulü apartmanlar üzerimize üzerimize geliyor. Manzara ürkütücü.

Bir ara yanımızdan sıra sıra dizili turuncu can simitleri, yolcu dolu ahşap güvertesiyle bir ada vapuru geçti. Hemen resimlerini çektim. Bu güzel vapurlar beş-altı yıl sonra hala İstanbul’u süsleyecekler mi acep ?

Adalara yaklaştıkça içim açıldı. En fazla iki-üç katlı evler, eski ahşap köşkler, yemyeşil çam tepeleri, doldurulmamış doğal kıyılar, yosun tutmuş kayalar, deniz kuşları... Eski İstanbul’dan geriye kalan çok nadir, nesli tükenmek üzere ne varsa hep adalara toplanmış.

Burgazada’nın önünden geçip Heybeliada’nın arkasına doğru saptık. Burgaz ile Heybeli arasındaki, üzerinde tek bir duvar dahi bulunmayan minik ıssız adayı bu vesileyle çok yakından görmüş oldum. İstanbul’un ortasında bir ıssız ada...
26-12-2009
nazimyenier@ikincigrup.com
|