Müzik ve 'eski-yeni' sorunsalı üzerine
Türkiye'de, tüm sanat alanlarında, plastik sanatlar,mimari, edebiyat, bilhassa roman konusunda oldum olası, entellektüel ve teorik bir söylem olmuştur.Fakat gerçekten garip olan, müzik üzerine, analitik ve kapsamlı bir tartışma zemininin bulunmaması, yaratılamamasıdır. Arada bir, tansiyon yükselmesinin sebep olduğu kesin olan , eski ile yeni, sanat müziğiyle halk müziği, klasik geleneksel ile yoz arabesk arasında satıhi ve sadece kitle medyalarını ilgilendiren kavgalar çıkarılır. Kavga diyoruz, zira bu tür girişimlerin , temelinde Fazil Say gibi, belki de XXI.yyılın en büyük Türk sanatkarlarından biri bulunsa da, teorik tartışma olma niteliği katiyyen bulunmuyor. Bu ise, konuya , en kötü, en olumsuz cepheden girilmesi açısından çok endişe verici bir olgudur. Bu olumsuzluktan, Fazıl Say'ın sanat zekası malesef sakınamamıştır. Esas şaşırtıcı olan da budur ! Yani, müzik konusunda, aydınlarımız, tartışma zemin ve seviyesini yükseltmekten aciz görünüyorlar.
Halbuki, şöyle bir geri dönüp , toplum yaşamımızın , Osmanlı kültürünün tarihine baktığımızda, müziğin, toplumun en belirleyici entellektüel faaliyetlerinden biri olduğunu kolaylıkla görürüz. Osmanlılarda, aydın olmanın ilk şartlarından biri, edebiyatta olduğu kadar müzikte de derin bilgi sahibi olmaktı.
Tabii ki toplumumuz, kendi müziğinden başka birşey tanımıyordu; Batılılaşma ile batı müziği de geldi ve tüm mekan ve kurumlara yerleşti. Bu kaçınılmaz idi. Fakat, bu yerleşmenin tabii bir neticesi olarak, yaşamımızda gerçekten önemli ve somut bir yeri olan kendi müziğimiz, haliyle bir kenara itildi ve yer değiştirmek zorunda bırakıldı. Batılılaşmanın getirdiği yukardan inme eğitim ve sindirme metotlarıyla, türk insanına yeni bir yaşam tarzı telkin edildi; bu metotlardan tabii ki müzik de kendi payını aldı...
Yeni bir yaşam tarzının gereksinimleri, toplumun geleneksel yaşam biçimlerine nasıl uyum gösterecekti? Müzikte bunun toplumumuzdaki tercümesi melodi/polifoni, tonal/ modal tezatları ile belirdi. Bu bağlamda, muhafazakâr, batıcı ve sentezci diyebileceğimiz,davalarını müziğin araç ve gereçleri ile müdafa edebilen gerçekten münevver çevreler kendilerini gösterdi.
Bunun yanında bir de Dede Efendi ve Fazıl Say tavırlarından bahsedebiliriz.Genel olarak Klasik üsluba bağlı kalmış olmakla birlikte, çağdaşlarında bulunmayan bir yenilik çabası da görülür Dede Efendi'de. Sanatının ayrı bir yönü olan bu özellik, Klasik üslubu içerden değiştirmek isteyen bir anlayışın ürünüdür. Gerçi bu yenilik arayışı onunla başlamış değildir, daha öncekilerde de aynı doğrultuda bir çaba görülür; ama bu arayış Dede'de en ileri noktasına ulaşır.Yenilikleri, öncelikle melodi yapısında görülür. Türk müziğinde bir bestecinin kişiliğini, üslubunu ayırt etmekte en geçerli ölçütlerden biri sayılabilecek modülasyon (geçiş taksimi) sanatında kendi tekniğinin ürünü olan büyük bir ustalık gösterir. Bu alandaki en önemli niteliği kalıplaşmış modülasyon yollarından kaçınmasıdır. İki makam arasındaki ortak sesleri bulmak için giriştiği hazırlığı dinleyiciye farkettirmeden, son derece şaşırtıcı, ama doğal bir biçimde makam değiştirir.Yenilikçiliğin bir başka yönü, Batı müziğiyle olan ilişkisindedir. Muzika-yı Hümayûn'un kuruluşuyla saraya giren İtalyan müziğini dinleme olanağı bulmuştur. Kulak gücüyle kavramaya çalıştığı Batı müziğinin etkisi bazı yapıtlarında, özellikle Rast Kâr-ı Nev' de ( vals ritmini gelenekte bulunan üç zamanlı semai ölçüsüyle verdiği ) Yine bir gülnihal..' şarkısında açıkça görülür.Dede Efendi geleneklere bağlı olduğu ölçüde onları geliştiricidir de. Seçkinlere seslenirken halktan uzağa düşmez. Eski ile yeniyi yadırgamadan kaynaştırır. Sanatının özü, bu ikiliklerin uyumundadır. Yüz elli yıldan sonra da geniş bir dinleyici kesiminin duyarlığına seslenebilmesi, sadece sanat gücünün değil, aynı zamanda, eski zevki yeni zevke bağlayan bir köprü rolünü oynamış olmasının bir sonucudur.
Buna benzer olduğu kadar tamamen tersden diyebileceğimiz bir yaklaşıma, eğitimini Batı klasik müziği çerçevesinde almış besteci Fazıl Say'da gözlemleyebiliriz. Fazıl Say , 4 Nasreddin Hoca Dansı, İpek Yolu, Manhattan'da bir Derviş, Keman Konçertosu gibi, biçim ve nitelik bakımından, batı klasik müziğine göbek bağı ile bağlı eserlerinde bile , türk müziğinin melodik ve ritmik öğelerini değerlendirip öne çıkarmasını bilmektedir. Bu, folklora düşmeyen, çok önemli bir tavırdır..
Bizce müzik sorunlarımıza bakış açımız, onu dahiyane bir biçimde yaratanların teknık ve metotlerına yönelik olmalıdır. Günümüzde ise, malesef, klasik ve geleneksel müzik sorunlarımız, teorik bir çerçevede değil sadece icra ve yorumlanış biçimlerinde tartışma konusu edilmektedir. Sanki icra ve yorumdaki nitelikler,müziğimizin ulusal kimliğini belirleyen kıstaslar olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu bizce çıkmaz bir yoldur.
Müziğimizin tartışma zemini neden bu şekilde , teorik olandan pratiğe kaymış, örneğin tonal/ modal sorunsalından icra ve yorum kavgasına düşmüştür. Fazıl Say'ın arabesk denen kitle müziği ile ilgili son çıkışı bu kaymanın en canlı belirtilerinden biridir. Bu noktada Hilmi Yavuz bize, meseleyi doğru yerine oturtmakta yardımcı olabilir, bakın ne diyor : '' Arabesk müzik, geleneksel müziğin yapısını büyük bir dönüşüme uğratmıştır ve bu dönüşüm musikinin icrasını öne çıkaran, teorik sorunlarını silen bir entellektüel yuksulluğu birlikte getirmiştir. Türkiye'de, son yıllarda, bilgi'nin kendisinin değil, onun kullanımının, işe yararlılığının öne çıkarılması; kısaca pratiğin teorinin önüne geçmesi, bana kalırsa, musikide de aydınca bakış açısının yerini, teknik ve somut icra sorunlarının almasına yol açmış olmalıdır '' ( Türkiyenin Zihin Tarihi/Timaş Yay ). Müzikseverlere ise bu berrak ve bilinçli analizin analizini yapmak kalıyor.
03-8-2010
arsenceyhan@ikincigrup.com
|