|
|
 |
|
|
|
|
Kundera / eserleriyle söyleşi
Milan Kundera, kendisinden evvel André Gide, Paul Claudel, Saint-John Perse ve Nathalie Sarraute gibi yazarların da sağken girdikleri Gallimard yayınevinin en prestijli kolleksiyonunda, Pléiade kitaplarında yer aldı. Kolleksiyonun diğer yazarlar için kullandığı imkanlar bir kenara bırakılmış; ne eleştirel bir inceleme, ne biyografi! Fakat her romanın sonunda, romanın özgûn macerası ve mukadderatı, 'eserin biyografisi' verilmiş. Kundera, söyleşilerden hiç haz etmediği için, Le Monde ( 25-3-2011 ) gazetesi, bazı sorulara, Kundera'nın da katılımıyla, eserlerinden haraket...  |
|
|
|
|
|
|
|
| PANORAMA |
|
 |
| Le Corbusier ( 1887 - 1965 ) |
Le Corbusier, İsviçreli bir aile içerisinde doğmuş ( 1887 ) ve evvela Charles-Edouard Jeanneret diye adlandırılmıştı. Çok erken yaşta mimarlığa ilgi duymuş ve ilk ilhamlarını Avrupa, Kuzey Afrika ve Balkanlarda yaptığı seyahatlerden almıştı. 1917'de Paris'e yerleşmiş ve ''Esprit Nouveau'' adlı sanat ve mimari dergisinin kurucularından olmuştu; işte bu dergideki yazılarını Le Corbusier adıyla imzalamaya başlar. Bundan böyle kendi mimarlik tekniği ve sanat anlayışını sergilediği eserlerini yazar: Vers une architecture, 1923 / Urbanisme, 1924.
|
|
 |
 |
| La Cité radieuse / Marsilya |
Birçok mimari tasarımda geliştirdiği teorileri uygulama imkanı bulur; bu tasarımlarda estetik ve işlevsel kaygılarını birbirleriyle uzlaştırmaya çalışır. 1928 tarihinden itibaren Le Corbusier, Uluslararası Modern Mimarlik Kongresine katılır. ''Charte d' Athènes'' adlı manifesto eserinde, sosyal ve kentsel yaşama bağlı mimarlık kavramlarını geliştirir. İkinci Dünya savaşı sonrasinda, 'Unité d'habitation' larını ( konut birimi ) tasarlamaya başlar; ve Marsilya'da ''La Cité radieuse'' adlı binayı inşa eder. ( 1952 )
|
|
 |
 |
Le Corbusier çok mu modern ?
Musée National des Beaux-Arts de l'Occident Tokyo-Japonya |
Fransa, İsviçre, Almanya, Belçika, Japonya ve Arjantin' in birlikte teklifi üzerine, Unesco, Le Corbusier'nin eserlerinin bir kısmını Dünya Kültür Mirası' na dahil etme kararı alacaktı. Bu karar alınmadı; herhalde Le Corbusier'nin eserleri çok modern olsa gerek.
Gerçekten de, Le Corbusier XX. yüzyılın en önemli mimar, şehircilerinden birisidir. Eserleri onbir ülkeye ve dört kıtaya yayılmaktadır. Tüm dünyada mimar olarak tanınan Isviçre'nin Neuchatel şehrinde doğan Le Corbusier'nin mimarlık diploması yoktu. Le Corbusier sadece bir şehirci mimar değil, bir kuramcı, yazar, ressam, bir nevi Rönesans sanatçısıydı diyebiliriz.
|
|
 |
|
|
 |
 |
Le Corbusier 'dünya kültür mirasımız' ?
Jaoul evi / Neuilly-sur-Seine / Fransa |
Son zamanlarda bazı devrimci fikirleri sorgulansa da, sentez kabiliyetinin etkinliği ve araştırmalarının tutarlılığı, sezgilerinin gücü, modern mimarinin en büyük isimlerinden birisi yapmaktadır. Le Corbusier' nin eserinin evrensel değeri tartışılamasa da, Unesco için, dünya kültür mirasına kaydedilmesini gerekli kılmıyor ! 2009 yılında sunulan dosya reddedildi. Fransa ve İsviçre'nin tüm çabalarına rağmen, Uluslararası anıt ve sit Konseyi ( Icomos ) negatif bir cevap verdi. Esasında Le Corbusier' nin dünya çapındaki öneminde herkes hemfikir, fakat Unesco bir metodoloji problemi ile karşı karşıya kaldı. Zira ilk defa modern bir mimarın bazı eserleri bu mirasa aday olarak gösterildi. Adaylık dosyasını oluşturan 19 eser, Le Corbusier' nin yaşamı boyunca geliştirdiği prensipleri yansıtması açısından seçilmişlerdi; örnegin Marsilya'da bulunan La Cité Radieuse (1955 ) projesinde geliştirilen insanoğlunun dengi ( insan ölçülerine uygun ) ; veya Vers une architecture (1923) Mimariye doğru adlı eserinde geliştirdiği beton-arme pilotiler, bahçe-dam, serbest plan, serbest cephe, sarak-pencere prensipleri. Unesco kabul etsin veya etmesin, dosyada mevcut olan 19 eser, sınırları içerisinde bulundukları ülkelerin kültür miraslarında zaten korunan eserler.
derleyen: Arsen Ceyhan/İkinciGrup
|
|
|
|
|
 |
Ezra Pound'un yıkık ve kayıp cenneti 'cennet, işte yazmayı denediğim şey' (2)
Pound'un mahkemesine, tanık olarak çağrılan Hemingway ''Pound bir azizdi. Öfkeli idi. Çoğu azizler öfkeli şahsiyetler olmamışlar mıydı ?'' açıklamasını ekliyordu.
O dönemde, gökyüzünü kaplayan tüm kara bulutlara rağmen, harikulade bir Rönesansın belirdiğini gözlemliyoruz. Zihnine musallat olan ''ekonomik'' saplantı, onu, büyük hatasını işlemeye itecekti ( aynı şekilde, diğerleri ters yönde bir hataya düşeceklerdi ).
Pound bir öndere inanmaya başlar. Hemingway, daha ön sezgili ve uyanık birisi olduğundan, Mussolini' yi başından itibaren ''büyük blöf'' diye adlandırır. Pound ise Mussolini' ye ''the boss'' der. Sosyal kredi doktrinini ile ikna etmeye çalışır.
Antisemitizm ve faşizm, dönemin ruh hastalıklarından biridir. Antisemitizm ? ''Aptal bir banliyö önyargısı'' diyecektir Pound, hayatının sonuna doğru kendisini Venedikte ziyaret eden genç şair Allen Ginsberg'e. Bununla beraber ''aptal banliyö önyargısı'' uzun yıllar zihin ve söylemini, moneter reform fantazmlarını, yargılarını kuşatacaktı; Roosvelt ve Amerikaya karşı. Tefecilik? Kötülüğün zehirli yılanıdır; enerjik bir biçimde ifşa eder tefeciliği; mektuplarından hayatının eseri Cantos' a kadar.
Savaş başladığında Pound radyo çalışmalarına başlar ( radyo tekniği ilgisini çok çekmektedir ) ; Roma'dan propaganda yapar; resmen zehirini döker vatanı Amerikaya karşı. Savaş sonunda ihanet suçundan yakalanır ve Pisa'da demirden bir hücreye atılır. Sonra Washington'da, psikiatri cehenneminde bulur kendini. Bir doktorun raporunda ''Tarihi, coğrafi, siyasi, ekonomik ve artistik konularda malumatı gerçekten yüksek seviyede gözükmektedir. Zekası muhtemelen yüksek .'' tanımlamasına rastlıyoruz. Bu teşhisi, St Anne Akıl Hastahanesinde yatan Antonin Artaud hakkında meşhur bir psikiatrın aldığı notla mukayese edebiliriz : ''ciddi edebi iddiaları var'' .
İşte Pound; birçok raporun yanında, Wilhelm Reich bile paranoya teşhisi koyar. Evet? Hayır? Aslında, o dönem, deli yerine konulması Pound için bir talih; bu şekilde hayatını kurtarır. Başka bir psikiatr ''zihinsel üretimini takib etmek oldukça güç; fikirlerin birbiri üzerine yığılması ile iletişim kurmaya çalışmaktadır'' teşhisi koyar.
Halbuki, Pound ''aynı yazdığı gibi'' dir, yani, büyük bir kısmını, Pisa ''ölüm hücresinde'' yazdığı Cantos' daki gibidir, Pisa'da iken, kendini Çin' de Taishan dağlarının eteklerinde hayal eder :
''Yuvası yıkılmış, yalnız bir karınca gibi / batan Avrupaya ayit, ego scriptor '' ...
Gerçekten de ''beyin, kökeni ve gelişimi göz önüne getirildiğinde, büyük bir cinsel sıvı pıhtısından ibarettir'' diyen birisi deli değil de nedir ? Ve ''bu varsayım, beynin büyük bir imge üreticisi olduğunu izah etmez mi ?''. Pound 36. Canto'da '' sacrum, sacrum, inluminatio coitu '' ( kutsal, kutsal, çiftleşmede aydınlanma ) diyor. ''Eleusis gizemlerinden bu yana, seçkin ve zarif bir söylem'' halk şairlerinden kendisine kadar gelmiş ? Pound : ''Eleusis gizemleri, konuşulması yasaktır, veya gizli konuşulur. Aptallar çiğneyemez; gizemini ne anlayabilir ne de başkalrına ifşa edebilirler'' ; ve 'gizemin varlığından bahseder etmez, çağdaşlarınızın % 95'inin, söylediklerinizden birşey anlayamıyacaklarını da kabul etmeniz gerekir'' diyor. Pound' un, calvinizme karşı şiddetli bir tepkiyi temsil eden paganizmi, birçok şeyi izah edebilir. Eliot'a, hristiyanlık ''boktan bir şey'' diye yazıyor. Diğer yandan, Tevrat ( isminin menşei ) zehirli bir kitaptır. Yüzyılın, yüzyılların histerisidir bu. ''Herşey sizi dünyanın sonunun geldiğine ikna etmeye çalışırken, cenneti yazmak zordur. Cehennem veya arafda bulunmak daha kolaydır.'' ''Cennet suni değildir, fakat kesiktir ( spezzato ), sadece beklenmedik parçalar halinde vardır'' .
Pisa Cantos' larında iki türlü kefaret:
''Bırak övünmeyi / hatalarla beslenen kinlerin ne de bayağı '', ve gurur tavrı vardır:'' Havadan canlı bir gelenek çıkarmak / veya kurnaz bir gözden itaatsız bir alev / buna övünme denemez / bu dünyada tek hata hiçbirşey gerçekleştirmemek / tüm hata, şüphe içerisinde titremektir.''
Pound hatayı kabul etmektedir, fakat teslimiyeti asla. Ömrünün sonun kadar Cantos' ların, tükenmez bir kibir, veyahut, belki de, bir nevi Çin kurnazlığı ile boşuna bir çırpınışdan, ''bir yığın cahillik'' ten başka birşey olmadıklarını tekrarlar. Hayatının sonlarına doğru nerde yaşadığı sorulduğunda, kalbini göstererek, ''cehennemde'' cevabını verir. Giderek çok az konuşur: ''sessizliğe girmedim, sessizlik aldı beni'' der. Yazmaya devam eder : ''arazi sebep olarak algıladım, yanıldım. Sorun tefecilik değil, cimrilik'' veya ''Yanılgı içerisindeydim. % 90 yanıldım. Aklımı bir fırtınada yitirdim.'' . Yine ömrünün sonlarına doğru ''her zaman denmeyecek sözler söyledim, ve etrafımda bulunan tüm kıymetli porselenleri yerle bir ettim'' dediği de aktarılır. Sonra da yavaş yavaş ölür Venedik' te . Cantos'u açtığınızda, muazzam bir rüya kapanına düştüğünüzü ve kelimelerin içerisini gördüğünüzü, müziğini duyduğunuzu anlarsınız.
Pound, kendi kahramanlarından, Sigismundo Malatesta için dediği gibi, ''çağının tüm başarılarına bedel bir başarısızlık'' değil de nedir ?
30-9-2010
arsenceyhan@ikincigrup.com
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
 |
| Lev Tolstoy (1828-1910) |
İkinciGrup, ölümünün 100. yıldönümünde, Lev Tolstoy' un romancılığını ve bu romancılığına son veren inanç ve saplantılarını sorgulamayı tercih etti. Tolstoy her zaman, ilhamında ve estetik arayışlarında her şeyini, Tevrat' a, İncil' e ve J.J.Rousseau'ya borçlu olduğunu söyler; bir düalist; bir romancı olarak gerçekçidir, fakat benliği kutsallık hisleri ile de doludur. İşte bu ahlâk ve din saplantıları, Tolstoy' un romana ihanetinin işaretleridir. Zira, Tolstoy' un inandığı gibi, romanı belirleyen sosyal ilerleme ve gelişme ile ahlâkın topluma hükmetmesi birbirleriyle bağdaşamazlar. Romanın konusu ahlâk değildir, ahlâksızlıktır...  |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
 |
|
 |
Babil Sarayı'nda trüf mantarı pek beğenilirdi
Hürriyet, 20 Nisan 2003 |
Sümer yemeklerinin başlıca hammaddesi tahıldı. En çok kullanılan bakliyat çeşitleri arasında ise nohut, mercimek ve baklagilleri görüyoruz.
Bunlara taze tüketilen soğan, sarmısak ve pırasanın eşlik ettiği kayıtlı. Salatalıklar da bol kullanılmış Sümer mutfaklarında. Bu malzeme listesine bakarak Sümerlerin basit yiyeceklerle yetindiklerini sanmayın. Onları izleyen Babilliler döneminde sarayda bugün bile dünyanın en pahalı birkaç yiyeceğinden biri olan trüf mantarının sık yenildiğine dair kayıtlar mevcut.
Uygarlık dediğimiz şey, yemekle başlar. Uygarlık öncesinde atalarımızın en önemli işi gün boyunca yiyecek peşinde koşmaktı. Doğanın verdiğiyle yetinmek zorundaydılar.
Tarım Devrimi diye adlandırılan olayın insanlık için önemi, işte bu noktada yatar. İnsanoğlu on bin yıl kadar önce Mezopotamya'da ilk kez sulu tarıma başladı. Toprağı sürdü, yabani bitkilerden elde ettiği tohumları ekti ve Fırat ve Dicle'nin sularını yönlendirdiği kanallarla tarlalarını suladı. Böylece ortaya, tohumun verimiyle orantılı miktarda tahıl ve meyve çıktı. Rastlantıya bakın ki, hemen aynı zamanlarda hayvanlar evcilleştirilmeye başlandı ve et için av peşinde koşmak zorunluluğu ortadan kalktı. Artık av maceralarından geriye yalnız Dicle ve Fırat'ın sularında yapılan balık avcılığı kalmıştı ve bu sularda balık da çok bereketliydi.
Sabanın keşfi, orağın icat edilmesi insanlık açısından uzaya giden araçların yapılmasından daha önemlidir. Sulama kanalları için de aynı şey rahatça söylenebilir.
Bütün bunları izleyen daha önemli gelişmeleri de unutmamak lazım. Mesela böylesine karmaşık bir sulama sistemini işletmek için insanların devleti kurduğu öne sürülür. Wittgenstein'ın toplumsal örgütlenmenin sulama kanallarını işletmek üzere kurulduğunu öne sürdüğü ‘‘hidrolik toplum’’ kavramı son derece akla yatkın bir spekülasyondur.
|
Devamı... |
|
|
|
|
|
|
|
|