Avrupa'nın 'ötekisi'ni kabul etmek
Cengiz Aktar

14.11.2009 15:36:00
Le Monde gazetesinin 13 Ekim 2009 tarihli sayısında, Dr.Cengiz Aktar'ın ' Avrupa nın ötekisi'ni kabul etmek' başlıklı yazısı yayınlandı.Türkiye nin Avrupa Birliği tam üyeliği perspektifini yorumlayan Aktar'ın bu yazısının tam metnini İkinci Grup yayınlıyor:

'31 Temmuz'da, Türkiye'de, Avrupa Birliği ile formel ilişkilerin 50.yılına girildiği hatırlandı. Büyük bir tören tertiplenmedi; sadece ilişkilerin geçmişini, bugününü ve gelecegini kahve falında arayan bir belgesel seyredildi; çok gülündü(...)'

'31 Temmuz'da, Türkiye'de, Avrupa Birliği ile formel ilişkilerin 50.yılına girildiği hatırlandı. Büyük bir tören tertiplenmedi; sadece ilişkilerin geçmişini, bugününü ve gelecegini kahve falında arayan bir belgesel seyredildi; çok gülündü...

Birliğin hiçbir üyesi Türkiye kadar beklemedi, fakat hiçbiri Avrupa dinamiğinden ( bu dinamik belirli bir biçim aldığında ) Türkiye kadar istifade etmedi. Hakikaten de bu ilişkiler inişli çıkışlı oldu; belki inişi çıkışından daha çok oldu. Bu 50 yıllık ilişkinin önemli köşe taşları: 1963'da imzalanan, hala geçerli ve temel teşkil eden Ankara Anlaşmasi; 1987'de Türkiye'nin formel bir şekilde üyelik istemesi ve bunun reddi; 1995'de imzalanan, dönemin Fransız Başbakanı Raymond Barre tarafindan müdaafa edilen Gümrük Birliği; 1999'da, Berlin Duvarının düşmesinden 10 yıl sonra, Fransız Cumhurbaşkanı Chirac' ın da desteğiyle Türkiye' nin adaylığının tekrar doğrulanması; 2004 yılında, Türkiye' nin birçok siyasi kritere uyum sağlaması sayesinde üyelik sürecinin son safhasına geçilmesi; 2005 yılında görüşmelerin başlaması.

Batı Avrupa' da, Doğu Avrupa ile sıcak bir dayanışmadan yana zihniyet hüküm sürüyordu; bunun zirvesine 2001 Aralığında, Brüksel yakınlarında Laeken'de varıldı. 1989 oldu bittisinden bu yana ''öteki Avrupa'' yı entegre etmeye hazırlanan AB, bu hızla hemen Avrupa Anayasası çalışmalarına da başladı. Hikâyenin devamı herkesçe biliniyor .

Anayasa Anlaşması, fransız ve hollanda referandumlarından sonra doğmadan öldü, ve bununla birlikte Avrupa kıtasında dayanışma zihniyeti zayıfladı; bunu yerini,  'Avrupa Projesi'' nin bazı başarılarına rağmen, küçük hesaplar aldı.

Genişleme faturasının, pervassızca abartılmasına rağmen, sadece Marshall Planının Avrupa' ya yatırdığı paranın 1/20' sini geçmediği görüldü. Bunun yanında, genişlemenin faydalarının fiyatı yoktu. Yugoslavya dışında, Avrupa, komünizm sonrasının genel kaosuna küçük miktar paralarla engel oldu; bu sayede, kıtada sürekli bir barışın ve refahın temellerini atıyordu. Bunları, Avrupa' nın bugünkü genel kargaşası içerisinde kim hatırlıyor ?

1999 yılında Türkiye bu büyük projeye davet edildi, ve projenin hedeflerini kendi değişimini ve reformlarını başarılı bir biçimde gerçekleştirmekte kullandı. Türklerin, Batı rüzgârı ile hızlanan değişme arzusu, tüm muhalefetlere rağmen ülkeyi derinden değiştirmeyi başardı. 10 yıl sonra, artık Türkiye yeni bir ülke görünümünde.

Birlik, Türkiye ile çalışma kararını doğru almıştı. '' Öteki Avrupa'' dan sonra,  'Avrupa' nın ötekisi'' ni sinesine kabul etmek, tarafların da ötesinde evrensel önemi haiz bir hedefdi. Fütuhatçı islamın bayraktarı Osmanlıların mirasçısı 'ötekisi' nin asırlık sembolü ile çalışmayı kabul etmek gerçekten büyük bir siyasi cesaret ve sağlam bir Avrupa vizyonu gerektiriyordu.

Türkiye' yi Birliğe davet etmek, her iki tarafin ortak ve karşılıklı menfaatlarına dayanan akılcı bir politika idi. Bu ülkeye, politik ve ekonomik istikrarının temellerini atabilmesinde yardımcı olmak aynı zamanda kıtanın barışı ve istikrarına da katkıda bulunacaktı, aynı Orta Avrupa'da olduğu gibi.

Avrupa' ya demir atmış ve Birliğe üye bir Türkiye, istikrarını, tüm Akdeniz, Orta Doğu ve Kafkasya' ya da ihraç edebilecekti. Kıbrıs, Yunanistan, Kürt, gizli ve yasadışı göç gibi sorunlar ortak bir zeminde daha kolay çözüm bulacaktı. Avrupa' nın aldığı kararda, genç bir nüfusun temsil ettiği potansiyel avantajlar, 75 milyonluk tüketimci bir toplum, yakın komşular ve Asya da gerçekleşecek olan büyük ekonomileri, NATO' nun ikinci ordusunun stratejik değeri, enerji yollarında jeostratejik pozisyon, etkin bir rol oynadı. Fakat, bu güzel hikâye tükendi ve yerini kuşku, horgörü ve cehalete bıraktı; bu ise Türkiye' yi düş kırıklığına ve giderek derin bir dışlanma hissine boğdu.

Aslında, Türkiye nin üyeliği tartışması ''genişleme yorgunluğu'' nun kurbanı oldu; bu ise Türkiye' nin, Avrupa kamu oyunda bir yük olarak algılanmasına vardı. Bilhassa Fransa' da sağ güçler islam düşmanlığına dayanan seçim oportünizmi ile, islam ve türk düşmanlığını birbirine karıştırarak, türk dosyasını istedikleri gibi kullanmaktan çekinmediler.

Somut olarak, bugün Fransız hükümeti, kendinden evvelki hükümetlerin imzalarını ve uluslararası ilişki kaidelerini hiçe sayarak, Türkiye' nin Birliğe girmesini doğrudan belirleyen konuların görüşmelerinin açılmasını engellemektedir.

Dahası da var. Türkiye' nin üyeliği perspektiviyle iyice şiddetlenen tartışmalar giderek Avrupa kimliği ve hudutları üzerine odaklaşmaya başladı. Bu sorular meşru olmakla beraber, tedirginliğin verdiği çarpıklıkla gerçeklerden uzaklaşmaktadırlar; ekonomik krizin de şiddetiyle, zaten tamamen çokkültürlü bir Avrupa'nın hiçbir gerçekliğine uymayan hayali bir kimlik ve hudut arayışının içerisine düşmektedir. Halbuki bu yapıcı ve olumlu perspektif, Türkiye ile çalışma hedefinin içinde de bulunmaktadır. Avrupa ailesine girmesi beklenen yeni bir üye ile ilgili tartışma aslında henüz başlamış bulunuyor, bunun devamında, bazılarının görmezden gelmesine rağmen, herkesin menfaati var.

Cengiz Aktar, Siyasal Bilimci / Bahçeşehir Üniversitesi (Istanbul).'

13 Ekim 2009 tarihli Le Monde gazetesinden
çeviren Arsen Ceyhan / İkinci Grup


Point de vue
LE MONDE | 12.10.09 | 15h54  •  Mis à jour le 12.10.09 | 15h54


n s'est rappelé en Turquie, le 31 juillet dernier, le cinquantenaire de la relation formelle avec l'Union européenne. Il n'y a pas eu de célébration, tout juste la projection d'un documentaire relisant le passé, le présent et l'avenir de la relation dans le marc de café. Dans la salle, on a beaucoup gloussé.

Aucun membre de l'Union n'a attendu autant que la Turquie, mais aucun n'a bénéficié autant de la dynamique européenne lorsque celle-ci se faisait tangible. En effet, il y a eu des hauts et des bas dans cette longue relation, d'ailleurs plutôt des bas que des hauts. Les moments forts de ce récit demi-centenaire sont 1963 où l'on signe l'accord d'Ankara - acte originel toujours en vigueur ; 1987 où la Turquie fait une demande formelle d'adhésion - rejetée ; 1995 où l'on signe une union douanière toujours en force, chaudement conseillée à l'époque par Raymond Barre ; 1999 où la candidature turque est réaffirmée à la suite de la chute du Mur et l'arrivée de nouveaux candidats, décision dans laquelle le président Chirac a pesé ; 2004 où la Turquie satisfait suffisamment au critère politique et passe à la dernière étape de l'adhésion, les négociations, qui débutent en 2005.

A l'ouest du continent régnait un esprit fort de solidarité et de partenariat avec l'Est, dont le point culminant a été atteint à Laeken, ce bourg de Bruxelles, en décembre 2001. Les Occidentaux ayant généreusement pris en charge l'autre Europe depuis le fait accompli de 1989, ils se sont résolus à couronner la résurrection du continent en lançant les travaux d'une Constitution européenne. On connaît la suite.

Le traité constitutionnel a avorté après les référendums français et hollandais, l'esprit de solidarité qui régnait sur le continent s'est essoufflé pour faire place aux petits calculs blasés, malgré les succès pourtant avérés du projet 'Europe'.

Le coût de l'élargissement, par exemple, que l'on s'est plu à exagérer à plaisir fut le vingtième de ce que le plan Marshall avait déversé sur l'Europe occidentale. Ses bénéfices, en revanche, n'avaient pas de prix. C'est grâce à des sommes modiques que l'Europe a su éviter l'embrasement généralisé dans l'ère postcommuniste - à l'exception de la Yougoslavie - et a installé les bases d'une paix et d'une prospérité durables, vitales pour le continent tout entier. Qui se le rappelle aujourd'hui dans la cacophonie européenne ?

En 1999 la Turquie a été conviée à ce grand projet, et elle a su s'en servir remarquablement pour se réformer et se transformer. Le désir de changement des Turcs propulsé par le vent d'Ouest a, malgré toutes les adversités, métamorphosé le pays de fond en comble. Dix ans après, la Turquie est aujourd'hui un autre pays.

L'Union avait vu juste lorsqu'elle avait pris la décision de composer avec elle. Après l'autre Europe, accepter l''autre' de l'Europe signifiait un défi immense dont la portée dépasserait les protagonistes pour avoir une portée universelle. Accepter de composer avec la figure séculaire de l'altérité, héritière d'un Empire ottoman porte-flambeau de l'islam conquérant, demande en effet un courage politique et une solide vision de l'Europe.

Convier la Turquie à l'Union était une politique rationnelle qui se basait sur les intérêts réciproques et communs. Aider ce pays à jeter les bases d'une stabilité politique et économique allait contribuer à la paix et à la stabilité du continent, comme pour les pays d'Europe centrale.

Ancrée à l'Europe et membre de l'Union, la Turquie pouvait devenir un pôle d'attraction pour les pays du sud de la Méditerranée, du Moyen-Orient et du Caucase, et y exporter sa stabilité. Des questions en suspens comme la situation à Chypre, les disputes avec la Grèce, la question kurde, la migration clandestine, etc., pouvaient être résolues plus aisément dans un cadre commun. Les avantages potentiels d'une population jeune, l'attrait économique d'un marché non saturé de 75 millions de consommateurs, les économies d'échelle dans le voisinage immédiat et asiatique, la valeur stratégique de la seconde armée de l'OTAN, la position géostratégique sur les routes d'énergie, ont, à un moment ou un autre, compté dans la prise de décision. Or voilà que ce conte de fées s'épuisa en Europe pour laisser la place au doute, voire au mépris et à l'ignorance, provoquant la désillusion côté Turquie où l'on s'est de plus en plus senti ostracisé.

C'est que le débat sur l'adhésion turque a été victime de ce que l'on appelle la 'fatigue de l'élargissement', pour finir par se fourvoyer dans un sens où la Turquie est traitée comme un fardeau. En particulier en France où la droite, mue par un opportunisme électoraliste scandaleux et fondé sur l'islamophobie, ne s'est pas embarrassée d'utiliser le dossier turc à sa guise, alternant islamophobie et turcophobie à volonté.

Concrètement, aujourd'hui, le gouvernement français empêche à Bruxelles l'ouverture des négociations de chapitres réputés en rapport direct avec l'adhésion pleine et entière de la Turquie à l'Union, en contradiction totale avec les actes signés par ses prédécesseurs et les règles établies des relations internationales.

Mais il y a plus. Exacerbé par la perspective de l'adhésion turque, le débat européen d'aujourd'hui porte sur l'identité et les frontières de l'Europe. Bien que légitimes, ces interrogations sont mues par l'anxiété et ont du mal à saisir le réel. Exacerbées par la crise économique, elles incitent à se murer dans cette supposée identité et ces frontières qui, pourtant, ne correspondent pas à la réalité d'une Europe déjà foncièrement multiculturelle. Or cette perspective positive et constructive se trouve également dans le partenariat avec la Turquie. Le débat sur l'arrivée d'un partenaire de type nouveau dans la famille européenne est à peine amorcé, sa poursuite en toute honnêteté est dans l'intérêt de tous, même si beaucoup feignent de l'ignorer.

Cengiz Aktar, Politologue à l'université Bahçesehir (Istanbul).
Article paru dans l'édition du 13.10.09