Gazze’deki kıyımın gerçek amacı/Ilan Pappé

26.06.2009 10:45:00
1984-2007 yılları arasında Hayfa Üniversitesinde siyaset bilimi dersleri veren, halen İngilere'de Exeter Üniveristesi tarih bölümü öğretim üyesi olan İsrailli bilim adamı Ilan Pappé Gazze saldırılarını yorumladı.

Derleyen: Mesut Tufan / İkinci Grup

 

Ilan Pappé*

Memleketim Galile’ye dönüşüm, İsrail’in Gazze üzerine başlattığı soykırımcı saldırıyla eş zamana rastladı. Devlet, medyaları aracılığıyla ve Akademisinin yardımıyla, tek bir ses olduğunu sergiledi, neredeyse 2006 yazında Lübnan’a karşı giriştiği cani saldırıya göre daha güçlü  olarak.

İşte İsrail bir kere daha, kudurmuşçasına bir hiddetle giriştiği Gazze şeridini yok etme politikasına saplanıyor. İsrail’in insalık dışı davranışlarını tüyler ürpetici bir şekilde doğrulaması ve yaptıklarının cezasız kalması sadece can sıkıcı bir durum değil… Gazze’yi yerlebir eden bu katliamı yapabilmesi için İsrail’e tanınan uluslararası dokunulmazlığı anlamak için  bu konunun üzerinde durulması gerekiyor.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Özellikle herşey başlıca ve öncelikle 1930’lu yılların en karanlık dönemlerini hatırlatır bir şekilde yalan haberlerin yayımı üzerine kurulu. Her yarım saatte bir radyo ve televizyonlardaki haber bültenleri Gazze’deki yaralıların terörist olarak tanımlarken İsrail’in Gazzelileri toplu halde imha edişini de bir meşru müdafa hakkı olarak veriyor. İsrail kendisine vatandaşlarına karşı şeytana karşı savaşan melek imajı veriyor. Akademik çevreler ise kamuoyuna Filistin mücadelesinin hele Hamas tarafından yönetilenlerin, ne derece şeytani ve korkunç olduğunu açıklamak için seçilmiş kişiler. Aynı derin bilginler, eskiden son Filistin lideri Yaser Arafat’ı aynı şekide şeytanlaştırmışlar, ve filistin intifadası döneminde de El Fetih’in meşru olamadığını savunmuşlardı. Ancak en kötü olan gerçeklerin çarpıtılması ve yalanlar değil. Esas çileden çıkaran filistin halkının insanlık haysiyeti ve onurundan son kalanları hedef alan doğrudan girişilen bu saldırı. İsrail’de İsrail’li Filistinliler Gazze halkıyla dayanışma gösterdiler ve şimdi onlara da Yahudi devleti içindeki 5. kol gözüyle bakılıyor. Sanki kökenleri olan topraklarda yaşayabilme hakkına sahip olabilmek için bu saldırılara da katlanabilme rölünü veriyor. Aralarından yerel medyalarda söz verilenler -yanlış, bence- katıldıkları bir söyleşi değil daha çok ifadeleri alınıyor, sorguya çekiliyorlar sanki Shin bet’in hapishanelerini boylamış muamelesi görüyorlar. Televizyonda onlara söz verilmeden veya konuşmalarının ardından, ırkçı ve küçük düşürücü imalar, 5. kolon suçlamaları, sorumsuz ve fanatik bir halk oldukları söylemleri eksik olmuyor. Bunlar bile daha en kötüsü değil: İsrail hastahanelerinde kanser tedavisi gören çok az sayıda Filistinli çocuk var. Ailelerinin İsrail’e girebilmek için neler ödediklerini Allah bilir. İsrail radyoları hastahanelere gidip o çocukların zavallı ailelerine İsrail’in saldırmakta ne kadar haklı olduğunu, ve Hamas’ın bu saldırıya karşı koymakla ne denli şeytan olduğunu söylemeye zorladılar.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Kin ve öfkeyle dolu olarak her hakkı kendinde görmekten bu derece emin olununca bunun yarattığı ikiyüzlülüğün, çifte standardın sınırı olmuyor. Generallerin ve politikacıların söylemleri bir yandan kendinden emin bir şekilde cerrahi aslkeri operasyonlar düzenleyen orduya övgüler sıralarken, öte yandan da tabi ki insani açıdan da Gazze’yi yok etmenin gerekliliğini vurguluyor.

Bu  saf öfke aslında  İsrail olsun, Filistin’i kaybetmiş ve yeniden ele geçirmek isteyen Siyonistler olsun, her zaman sürekliliği olan bir olguydu. Her icraat, bir etnik temizleme, işgal, katliam veya yakıp yıkma olsun hep ahlaki açıdan yerinde bir hareket, sadece meşru müdafaa ve İsrail’in insanlığın en aşağılık türlerine karşı yürütülen bir savaşta yapmaya mecbur olduğu şeyler olarak gösterildi. Gabi Pieterberg “Siyonizmin, efsanelerin, siyasetlerin ve araştırmaların İsrail’e geri dönüşü” adlı muhteşem eserinde bu çılgın öfke hakkının tarihsel gelişiminin ideolojik ve tarihi kökenlerini ortaya çıkarır. Günümüzde, İsrail’de, soldan sağa, Likud’dam Kadima’ya, Akademilerden medyalara isreil devletinin bu çılgın öfkensinin haklılığını duyarız. Dünya’nın hiçbir yerinde, hiçbir devlet ülkesindeki yerli halkı böylesine yok ve perişan etmek için böylesi bir uğraşı içnde değildir.
Bu davranışın ideolojik kökenlerini araştırmak,  bu eğilimin neden ağır bastığının siyasi sonuçlarını anlayabilmek için büyük önem taşımaktadır. Bu haklı çılgın öfke, toplumu ve israilli siyasetçileri herhangi bir kınama veya en ufak eleştiriye karşı bile korumaktadır. İşin kötüsü bu bu davranış Filistinlilere karşı bütün yıkıcı politikalarda sistematik olarak kullanılmaktadır. En ufak bir iç eleşti mekanizması olmadan ve dışardan gelen herhangi bir baskı olmazsa her Filistinli potansiyel olarak bu öfkenin doğal hedefini oluşturu. Yahudi devleti silah gücüne sahip olduğundan bu daha çok katliam, daha çok etnik temizlik başka türlü sonuçlanamaz.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Kendini bu denli haklı görmek,  adaletsizliğin ve yaptığını doğru olarak göstermenin de güçlü bir ifadesidir. Bu da bize neden israil toplumunun hiçbir zaman bilgelik taşıyan sözlerle, inandırıcı bir mantıkla veya diplomatik bir dille  yönledirilemiyeceğini açıklar. Ona şiddetle yanıt verilirse, bu sadece onu kendisinde gördüğü “doğru hak” ve yaptığı bütün gaddar vahşeti örtmek için bu şeytani ideolojiye sığınarak hemen daha şiddetli bir şekilde karşılık vermeye iter. Bu ideolojinin öbür adı Siyonizmdir ve bu kendinin her türlü hakka sahip olduğu inancına karşı koyabilmenin tek yolu sadece İsrailin siyasetine değil ama uluslar arası düzeyde bu ideolojinin kınanması ve dışlanmasıdır. Bütün dünyaya olduğu gibi İsraillilere de bu ideolojinin etnik temizliğe ve işgale yolaçtığı şimdide kitlesel katliamlara sürüklediğini açıklamak gerekir. Bu katliamların kınanması kadar bu ideolojinin, bu katliamlara yol açtığını siyasi ve ahlaki açıdan da bunları doğruladığı için de meşruluğunu ortadan kaldırmalıyız. Umarım ki dünya da yeterince ses yahudi devletine bu ideolojinin ve bir devletin böylesi bir tutumunun kabul edilemez olduğunu belirtip bu yolda devam ettiği sürece İsrail’e karşı boykot ve yaptırımların uygulanmasını sağlar.

Ancak , o kadar da saf değilim, yüzlerce masum Filistinli ölmesi bile, Batı kamuoyundaki eğilimi değiştirmek için yeterli olmayacağını biliyorum. Hatta Gazze’de işlenen bu cinayetler Filistin’e karşı Batılıların politikasında en ufak bir değişiğe yol açmayacaktır.

Ve şimdi 2009’u Nakba’nın yıldönümü olan 2008’den daha az önemli bir bir başka yıl olarak bir kenara bırakamayız. 2008 yılı Batı’nın Filistin ve Filistinlere karşı karşı tutumunu değiştirmesinde iyi bir fırsat olacağı yönündeki büyük umutlarımızı baş çıkardı. Hatta sanki en dehşet verici cinayetler, Gazze’deki soykırım gibi, sessizce, sanki geçmişte olanlarla ilgisi yokmuşcasına, herhangibir ideolojiden ve sistematik bir davranış değilmiş gibi karşılandı.
Bu yeni yılda, kamuoyunu Filistin tarihine ve Siyonist ideolojinin korkunçluğu yönünde açılım sağlayabilmesine çaba sarfetmeliyiz. Bu Gazze’de olduğu gibi ve daha çok daha kötülerinin olabileceğini beklememiz gereken soykırım operasyonlarını açıklayabilmenin en iyi yoludur. 
Bu Akademik çevrelerde hep yapıldı. Ancak önümüzdeki en önemli hedef Siyonist ideoloji, geçmişteki yıkıcı politikalar ve güncel kriz arasıntaki bağlantıyı kanıtlamanın bir yolunu bulmak olmalı. Bütün dünyanın dikkatlerinin bir kere daha Filistin’e odaklandığı bu iğrenç koşullarda bunu gerçekleştirmenin daha kolay olması gerekiyor. Ortalığın yatıştığı bir ortamda yani durumun daha az dramatik olduğu bu çok daha zor olacaktır. Bu gibi “sakin” dönemlerde medyaları izleyen derinlikten uzak dikkatler kolaylıkla Filistin trajedisini umursamazlıkla marjinalleştirip, Afrika’daki çirkin soykırımlara, veya ekonomik krize veya dünyanın geri kalan bölgelerindeki iç karartıcı ekolojik senaryolara kayabilir. Batılı medyalar tarihi dikkate alan analizlere herhangi bir önem veriyor görünmüyorlar. Ne yazık ki sadece tarihi bir değerlendirmeden geçerek son 60 senedir Filistin halkına karşına işlenmiş olan  suçların boyutları anlatılabilinir.

Bu nedenle aktivist aydınların, ve alternatif medyaların görevi tarihi boyut üzerinde ısrarcı olmalarıdır. Bu kişiler kamuoyunu eğitmeyi ihmal etmemelidirler. Bu arada umarız ki, en vicdan sahibi siyasetçileri de böylece olup bitenlere tarih perspektivi içersinde bakmaya iter. 

Aynı şekilde, son 60 senelik israil politikasını fakültelerde yaptığımızın dışında anlatabilme olanağı elde edebiliriz. Bu politikanın taşkınlıkla kendini haklı görme örtüsü altında ve siyonizm adını taşıyan bir ırkçı hegemonyadan esinlendiğini de. 
Antisemitizm suçlanmalarına maruz kalmanıza rağmen, artık fikirlere, siyonizm ideolojinin israil “markasıyla” ortak olduğunu yaymanın zamanı gelmiştir : 1948 etnik temizliği, İsrailli Filistinilerin askeri kanunlarla ezilmeleri, Şeria’nın batu yakasının hoyratça işgali ve şimdi de Gazze katliamı. Güney Afrika hükümetinin baskıcı bir  politikası olan Apartheid ideolojisine çok yakın olan bu ideoloji geçmişteki ve şimdiki hükümetleri sorgulamadan, görüşbirliğiyle nerede olursa olsun bütün Filistinlilerle insan yerine koymamaksızın savaşmasını sağladı.
Arada sırada, yerine göre tarz değişiyordu, bazı dehşet verici vahşeti anlatma tarzı veya bunları saklama tarzının değişmesi gibi. Ancak sadece akademilerin fildişi kulelerinde tartışılabilinen sözkonusu bu belirgin model, artık çağdaş Filistin realitesinde dikkate alınmalıdır. 
Aramızdan bazıları, özellikle de Filistin’de barış ve adalet için gönüllü olanlar, tartışmalarda bu konuyu bir kenara bırakıp, kaçınılmaz ve anlışılır bir şekilde işgal altındaki topraklara ve Gazze şeridi üzerinde odaklanır. Bu cani politikalara karşı mücadele vermek için acil bir şey yapmak gerekiyor. Ancak batılı iktidarların bir İsrail sinyali üzerine memnunlukla kabul ettikleri mesajı da kesinlikle yaymamak gerekir. Bu mesaj Filistin’in sadece Batı Şeriya’da ve Gazze şeridinden ibaret olduğu ve Filistiniliern de sadece bu topraklarda yaşayanlar olduğudur. Biz, Tarihi anlatarak, gerçeği, 1948 olaylarını ve ondan sonra neler olduğunu anlatarak Filistin’i coğrafi ve demografik açıdan temsilini genişletmek zorundayız ve Filistinlilerle İsrailliler arasında eşitlik talebinde olmamız, bugün İsrail toprakları olan ve işgal altında tutlan topraklarda yaşayan veya yaşamış olan herkes için aynı hakları savunmak acil görevimizdir.
Bir boykot, kınama ve yaptırım kampanyası için geçmişteki İsrail politikalarını ve şimdiki dehşeti her zaman siyonist ideoloji ile ilişkilendirerek, belirgin ve mantıklı bir açıklama verebilmeliyiz.  Haklılığından şüphesi olmayan bir ideolojiyi kullanan ve Filistin’in yerli halkının toprağını elinden alma ve onu yoketme eylemleri uluslar arası topluluğun suskunluğuyla destek gören, bir devlete barışçıl bir şekilde karşı çıkmak öncelikle ahlaki bir davadır. Bu aynı zamanda sadece şu anda Gazze’de yapılmakta olan soykırıma karşı oluşan kamuoyunu pekiştirme için gerçek bir araç olduğu kadar umarız bundan sonra olabilecek vahşetin de önüne geçebilir. Ama belki de en önemli olan: Her şişirildiğinde Filistinlilerin boğazını sıkan bu kendini haklı gören bu çılgınlığın balonunu söndürmeyi mümkün kılabilir.  

Bu aynı zamanda Batı’nın tanıdığı dokunulmazlığı ve İsrail’in cezalandırılamazlığını sona erdirebilmesine yardım edebilir. Bu dokunulmazlık olmazsa, bu cehennemi kan ve şiddet çemberi içersindeki İsrail’de giderek çok daha fazla insan, kendi adlarına işlenen cinayetlerin gerçek yüzlerini görmeye başlar ve kendilerini Filistinliler gibi tuzağa düşürenlere karşı öfkelerini yönlendirebilir.  
 

* Ilan Pappe halen Exester Üniversitesi Tarih Bölümünde öğretim üyesidir.

 

Ilan Pappe, The Electronic Intifada, 2 January 2009

http://ilanpappe.com/?p=82#more-82, 3 January 2009