twitter'da takip et
New Delhi
 
ölümünün 50. yılında Frantz Fanon ve kültürel canlılığı

Ölümünün 50. yılında, sömürgecilikle mücadeleyi başlıca uğraşısı olarak kabul eden psikyatr doktor Frantz Fanon'u anıyoruz. "Yeni bir deri, yeni bir düşünce, yeni bir insan"; Fanon'un mesajını bu sloganda buluyoruz. Bağnazlıkların, batıl inançların, eşitsizliklerin giderek çoğaldığı 21.yüzyılda Fanon tüm güncelliğini koruyor. Fakat yanılmayalım, Fanon'un kavgası sadece zenci ve sömürülen insanı değil, kısaca insanı özgür kılmaktı. İnsanın insan tarafından suistimal edilip köleleştirilmesine karşıydı. fransız romancı Patrick Chamoiseau'nun Frantz Fanon yorumunu ( Le Monde / 12-12-2011 ) yayınlıyoruz.   
Modern düşüncenin öncüsü Francis Bacon, 450 yaşında
 Batı’da sanayi devrimi ile gelişen ve yakın zamanlarda antroposen ( yeni insan çağı ) diye adlandırılan dönemin felsefi arka planını oluşturan modern bilimsel düşünce, gerçekte insanın doğayı algılayış tarzında yaşanan bir dönemeçtir. Bu dönemeçin başlıca öncüllerinden olan Bacon'ın felsefesinin merkezinde ise deney ve bilim vardır. Bacon'a göre doğanın özüne yönelilmelidir. Doğa ancak deneyle kavranabilir. Bacon, pragmatizmle sonuçlanacak olan deney temeline dayanan ingiliz felsefesinin tohumlarını atmıştır. Doğa ile akıl arasında bir bağ kurulabileceği fikri, Bacon...  
Batı düşüncesini Modernliğe taşıyan St. Augustin
 Türkiye 200 yıldır, adına, islahat, batılılaşma, çağdaşlaşma , modernleşme, veya Avrupa Birliğine gitme dedigi tam bir benzeşim süreci içerisinde. Batı, Modernliğe, birçok safhada, son derece özgül felsefi ve entellektüel yollardan, teori ve pratiklerden geçerek girmiş. Batı'nın felsefi akımlarına baktığımızda, idealistlerin, pragmatistlerin hatta maddecilerin sık sık başvurdukları bir hiristiyan düşünür, St. Augustin öne çıkıyor. Halbuki, Türk toplumunda başka bir dinamik işlemiş; Bektaşiliğin, Mevlananın, Yunusun ve bilhassa Osmanlı İslam ideolojisinin beslediği bir kaderciliğin etkisi altında kalmaya devam etmiş...
Hannah Arendt ve siyasal felsefenin doğuşu / Arsen Ceyhan
 80'li yılların başlarından beri, Hans Jonas’ın Hannah Arendt’i adlandırdığı gibi, “coşkulu çapraz düşünür” ün siyasal felsefesi yeniden doğuşunu yaşıyor. 0, önceleri solcular tarafindan hiç dikkate alınmadı ya da idealist olarak eleştirildi; “ yarı anarşist” likle suçlandı. Feministler de başlangıçta Arendt’i hiç fark etmediler. Çünkü Arendt, yapıtlarının hiçbir yerinde, felsefi bakımdan kadın sorunlarıyla ilgili açıkça bir şey söylemedi. Hannah Arendt ABD ve Avrupa’da yeniden keşfedildi; özellikle totalitarizm teorisi, 'The Origins of Totalitarism' yeniden incelenmeye alındı.
René Girard ve Modernlik / Arsen Ceyhan
 René Girard düşünce dünyasına anında ve kolayca girmek mümkün olmayabilen zor bir yazar. Fakat okudukça, günümüz sorunlarıyla ne denli içli dışlı olduğunu ve nasıl hem eski ve de hem de yeni bir ışık tuttuğunu gözlemleriz. Girard ne edebiyat eleştirmeni, ne etnolog, ne de din bilimci; belki bunların hepsi.'Romantik Yalan, Romansal Hakikat ' i okuduğunuzda bir edebiyat eleştirmeni, 'Şiddet ve Kutsal' ı okuduğunuzda bir etnolog, 'Bu Şeyler Başladığında' veya 'Sapık İnsanların Antik Yolu' unu okuduğunuzda bir din bilimciyle, Tevrat' ı, İncil' i okuyan ve yorumlayan birisiyle karşı karşıya bulursunuz kendinizi.
Claude Lévi-Strauss'un eskimeyen yeniliği ve uzaktan bakış üzerine/Arsen Ceyhan
 20. yüzyıl düşüncesine büyük etki yapan bilim adamı ve düşünür Claude Lévi-Strauss geçtiğimiz 28 Kasım'da 100 yaşını doldurdu.
Lévi-Strauss ve 'mit' lerin anlamı
 İkinci Grup, ölümünün birinci yılında C. Lévi-Strauss'un eserine tekrar geri dönüyor. Hem de 'Mythologiques' gibi merkezi bir çalışmasını aydınlatmak istedik. Lévi-Strauss mit' lerin tek başlarına bir anlam taşımadıklarını, ancak tüm mit' lerle mukayese edildiklerinde aydınlandıklarını göstermektedir. Bu yaklaşımın, milliyetçi, ayrımcı ve dışlayıcı fikirlerin, hoşgörüsüzlüğün giderek arttığı dünyamızda ne anlama geldiği ortadadır. Biraz da bu yüzden 'Mytologiques' önem arzediyor; diğerini, bütün içerisindeki tüm çeşitliliğiyle kabul etmek... işte Arsen Ceyhan'ın yorumuyla Lévi-Strauss...
 
Genç Karl Marx kavramı
K.F.Marx ( 1818-1883 )
Louis Althusser ( 1918-1990 )

 Genç Marx, genel Marksizm degerlendirmelerinde Karl Marx'ın entelektüel gelişiminin iki ayrı bölümlemeye tabi tutulmasının bir sonucu olarak ortaya konulan adlandırmadır. Buna göre, Genç Marx, bir anlamda Marksist düşüncenin hazırlık ve oluşum aşaması evresini teşkil eder. Bu evrede Marx, henüz bir tür ekonomi felsefesiyle ugraşmaktadır; Hegel ve Feuerbach üzerinden okumalar yapmakta ve burjuva ekonomi-politigin terimlerini tersyüz etmektedir. Yabancılaşma, İnsan doğası, din, ruh, felsefe, ekonomi politik bu dönemin konu başlıklarıdır. Aynı dönem içinde ekonomi politiğin yanı sıra felsefede Alman idealizmiyle de uğraşmaktadır. Şu yapıtlar Genç Marx'ın sözkonusu dönemini karakterize eder: 1844 Elyazmaları, Alman İdeolojisi, Felsefenin Sefaleti. Daha sonra Marx, kendini somut tarihsel, toplumsal, ekonomik bir bütünselliğin açıklamasına yönlendirir. Özellikle, Grundrisse adlı çalışmasından itibaren ve Kapital'de bunun somut örneğini vermiş olduğu açıklanmaktadır. Soyut kategorik tartışmalardan somutun incelemesine, Tarih felsefesinden Tarih bilimine, yani felsefeden bilime geçiş, Genç Marx ile Olgun Marx arasına konulan ayrımın temelidir. Althusser'in belirlediği anlamda 'epistemolojik kopuş' da bu noktayla ilişkilidir. Bu kopuş'un sonrasında Marx, Althusser'e göre yeni bir kuramsal alandadır. Yani artık felsefi sorunsal'ın değil bilimsel sorunsal'ın içindedir. Sonuç olarak, buna göre, bütün bilimlerin kuruluşunda olup bitenler, yani bilim öncesinden bilime geçiş, Marksist Bilim'in kuruluşunda da sözkonusudur. Genç Marx-Olgun Marx ayrımı bu sürecin Marksizm içindeki tarihini gösterir.
Aydınlanma Çağ ının hâlâ bir anlamı var mı?
René Descartes ( 1596-1650 )
İmmanuel Kant ( 1724-1804 )

 Aydınlanma Çağı olarak adlandırılan tarihsel dönem, Aydınlanma felsefesinin 18. yüzyılda doğup benimsenmeye başladığı dönemdir. Batı toplumunda 17. ve 18. yüzyıllarda gelişen ve akılcı düşünceyi eski, geleneksel, değişmez kabul edilen varsayımlardan, önyargılardan ve ideolojilerden özgürleştirmeyi ve yeni bilgiye yönelik kabulü geliştirmeyi amaçlayan düşünsel gelişimi kapsayan dönemi tanımlar. Aydınlanmaya yol açan başlıca düşünsel gelişmeler Rönesans ve Reform hareketleridir. Aydınlanmanın ilk temsilcileri olarak genellikle Rene Descartes ve Gottfried Wilhelm Leibniz kabul edilir. Almanya'da Johann Gottfried Herder, Immanuel Kant, Christian Wolff; Fransa'da Denis Diderot, Claude Adrien Helvétius, Montesquieu, Jean-Jacques Rousseau, Voltaire; Büyük Britanya'da David Hume, John Locke ve Thomas Paine Aydınlanma çağının en önemli temsilcileridir. Aydınlanma Aydınlanma Çağı, akıl'ı kurucu ilke olarak benimseyerek, tüm toplumsal yaşamın ve düşünüşün buna göre şekillendirilmesine yönenilen dönemdir. Kant, aydınlanmacılığı, 'aklı kullanma cesareti' olarak tanımlandığında, genel olarak Aydınlanma Çağı'nın felsefesini vermektedir. 18. yüzyılda Avrupa'da ortaya çıkıp gelişmiş ve 'aydınlanma' fikriyle yaygınlaşmıştır. Immanuel Kant Aydınlanma çağının ana fikri, akıl aracılığıyla doğru bilgilere ulaşılabileceği ve bu doğru bilgi ile de toplumsal yaşamın düzenlenebileceğidir. Deney ve gözlem, aklın uygulama araçları olarak bu dönemde bilimsel yöntemin ilkeleri biçiminde ortaya çıkmış ve doğa bilimlerinde önemli gelişmelere kaynaklık etmiştir. Dinde meydana gelen yenileşme hareketleri de, dinsel düşüncenin giderek geriletilmesi ve Aydınlanmacılıkla birlikte kuruculuk ve egemenlik gücünü kaybetmesiyle sonuçlanmıştır. Rönesans ve reformlarla başlayan bu gelişmeler, aydınlanmacılıkla doruğuna varmış ve buradan itibaren Modernite denilen sürecin oluşumunu hazırlamıştır. Newton ve Kopernik ile tüm bir evren-dünya kavrayışı değişime uğramış, Descartes ve Kant gibi isimlerle bu değişen zihniyetin felsefi düşüncesi geliştirilmiştir. Avrupa'daki endüstri devrimleri de bu sürecin maddi temelini oluşturmaktadır. Yeni ve bambaşka toplumsal ve ekonomik ilişkiler içerisinde yaşamaya başlayan insanlar, ortaya çıkan yeni düşünce biçimleriyle dünyaya bambaşka gözlerle bakmaya başlamışlardır. Bunun sonucunda modern yaşamın temellleri atılmıştır. 1789 Fransız ihtilalinin temelinde, Fransız aydınlanmacılığının belirleyici bir etkisi vardır.
İslam felsefesinden ne anlıyoruz ?
Farabi ( 870 - 950 )

 İslam felsefesini, İslami felsefe ve İslam dünyasında gelişen felsefi akımlar olarak iki grupa ayrılarak değerlendirmek mümkündür. İslam dünyasında felsefe orta çağ batı dünyasından çok daha müsamahalı karşılanmıştır. Bunun bir nedeni İslam dininin temel esaslar dışında ferdi düşünceye serbestlik tanıması, imani esasları alenen zedelememek şartıyla düşünceye verdiği özgürlük, diğer bir nedeni de akli ilimlerin gerek siyasi otoriteler gerekse dini otoriteler tarafından sürekli desteklenmiş olmasıdır.Bu sayede İslam coğrafyasında gelişen felsefe de formel, doğa ve insani bilimlere de katkılar sağlamıştır. O dönemin Batı dünyasından oldukça üstün bir konuma sahip olan İslam felsefesi 14. yüzyılın sonlarına kadar zirvede tutunmuştur. İslam dininin itikadi esaslarının akli deliller esas alınarak incelenmesi, değerlendirilmesi ve izahı İslami felsefenin önemli bir bölümünü oluşturur ki bunun sistemli hale getirilmiş haline ilm-i kelam denilmektedir. İtikada ait meselelerin akıl perspektifinde değerlendirilmesinde zamanla farklı okullar oluşmuştur. Başlıcaları: Selefiyye Maturudiyye Eşariyye olarak sıralanabilir. İslam Dünyasında Gelişen Felsefî Akımlar İslamiyetin Hicri 1. asırda hızla gelişmesi ve yayılması ile birlikte önceden müslümanların kendilerine yabancı olan kültürlerle etkileşimi artmıştır. İslamiyetin akla verdiği önem ve serbesti, bu yeni kültürlerde mevcut felsefi birikimin tercümeler vasıtası ile hızla müslüman ilim adamları arasında yaygınlaşmasını da beraberinde getirmiştir. İslam filozofları Yunan felsefesinde özellikle Platon ve Aristo gibi düşünürlerin görüşlerini benimsemişler ve bunu İslam düşüncesiyle birleştirmişlerdir.Geneli itibariyle bu sistemi kuran ' Farabi ' dir. Farabi'den sonra İslamın Tanrı anlayışıyla rasyonalizmi diğer İslam filozofları da birleştirmişlerdir. İslami felsefe ile kelam bir süre birlikte yürümüşse de, daha sonra önemli görüş ayrılıkları çıkmıştır.
Pragmatizm' den korkmalı mı? / Arsen Ceyhan
Darwin'in evrim teorisinden etkilenen Pragmatizm, Hegel'ci İdealizmle, Maddeci Marksizm arasında yer alır.''Belirli bir çevre içerisinde yavaşca evrilen türler'' fikri, toplum içerisinde muhafazakarların müdaafa ettiği değişmeyen toplum sınıflarını ve ahlâk prensiplerini sorgular ve bireyle çevresi arasındaki eklemlenmeyi daha iyi anlamak gerektiğini savunur. ABD Başkanı Obama, pragmatist düşünür ve eğitimci referansları kullanınca, pragmatizme karşı yeni ve geniş bir ilgi uyandı. Obama, saf bir idealizm ile katı bir gerçekçilik arasında tereddüt etmeden, her ikisinden de faydalanmayı pragmatizmle öğrendiğini söylüyor...   
Niebuhr realizmi Beyaz Saray'da
Arsen Ceyhan / İkinci Grup
Düşünür olarak anglo sakson ülkeler ve Almanya dışında pek az tanınan R.Niebuhr, protestan bir teolog ve New York Columbia Üniversitesinde toplumsal etik profesörü idi; ''Ahlaklı Insan ve Ahlaksız Toplum'' adlı kitabını yayınladığı 1932 yılından 1971 yılına kadar Kuzey Amerika politika kültürünü bir hayli etkilemişti. Aydın ve politikacılar, muhafazakâr ve liberaller ( ilericiler ) onun politik gerçekçiliğinden faydalandılar. Bunun ilk örneği, Soğuk Savaş yıllarının referans metinlerinden birini yazacak olan Hans Morgentau ve George Kennan, Niebuhr' un politik gerçekçiliğinden çokca istifade etmiş olmaları.   



Pyrrhon, Protagoras, Descartes, Kant ve şüphecilik

Herhangi bir şeyden duyulan belirgin şüphe; şüphelenme tutumu. Eski Yunanca'da 'gözlemek', 'incelemek' anlamına gelen skeptesheia sözcüğünden türetilmiştir. Yerleşik Felsefe dilinde, kesin bir tutum almamayı, en son bir yargıya varmamayı ilke edinmiş; bütün değerlerden, inançlardan, bilgi savlarından ilkece şüphe duymanın doğruluğunu savunur şüpheci. şüphecilik, düşünülebilecek hiçbir konuda kesin bilgi diye bir şeyin olmadığını, olsa bile insanın eldeki verileriyle kesin bilgilere ulaşmasının olanaklı olmadığını öne sürerek, nesnel bilgiyi ve nesnel bilme olanağını bütünüyle yok saymaktadır.

Buna karşı açık ve seçik doğruya, kendisinden şüphe duyulamayacak sağlam bilgiye ulaşmak için sağlam bir dayanak bulana dek bütün bilgilerin şüpheye açılarak denenip sorgulanması ise 'metodolojik şüphe '' diye adlandırılmaktadır. Bu anlamıyla şüphecilik, modern felsefenin kurucusu Descartes tarafından geliştirilmiştir. Bunun yanında gerçekliğin özünü bilmenin ilkece olanaksız olduğunu ileri süren bütün metafızik öğretiler de şüphecilik deyişiyle nitelendirilmektedir. Bilgi olanaklarının son derece sınırlı olduğunu, şaşmaz bir kesinlikle hiçbir şeyin bilinemeyeceğini, doğruluğu her zaman için şüpheye açık görüşlerin bulunabileceğini savunan genel şüphecilik öğretisi yanında, şüpheciliğin ilk bakışta iki ayrı biçimi daha bulunmaktadır. 'Sonuna dek götürülmüş şüphecilik' diye adlandırılan ilk biçim her türlü bilgi olanağını yadsıyarak işin doğası gereği hiçbir şeyin hiçbir koşulda bilinemeyeceğini savunur. Bu şüphecilik anlayışı yer yer felsefe metinlerinde 'olumsuzlamacı şüphecilik' diye de geçmektedir. Buna karşı 'ölçülü şüphecilik' diye adlandırılan ikinci biçim, bilgi olanağını yalnızca belli alanlarda yadsıyarak, belli şeylerin bilgisine varılabileceğini düşünmektedir.

şüpheciliğin, insanlığın temel değer ve ülkülerinin geçerliliğinin toptan şüpheye açıldığı 'Kinizm' ile karıştırılmaması gerekir. Felsefe tarihinin bilinen en eski şüpheciliği Eski Yunan'ın gezgin düşünürleri sofıstlerce temellendirilmiştir. Başta Protagoras ile Gorgias olmak üzere bütün sofistler, herkesçe benimsenecek ortak genelgeçer doğruların olmadığını, doğrunun her bireye ayrı görünen bir şey olarak kişiden kişiye değiştiğini savunarak felsefece düşünmeyi olanaksız kılacak denli ileri götürmüşlerdir şüpheciliği. 'Sofıst Öğreti'nin olmazsa olmaz bileşeni şüphecilik, Eski Yunan'da özellikle yapılan siyasal tartışmalarda karşı tarafın savunduğu düşünceyi şüphecilik yoluyla çürüten sofıstlere büyük bir retorik üstünlük sağlamıştır. Eskiçağ şüpheciliğinin temellerini atan Elisli Pyrrhon, Felsefe tarihçileri arasında genellikle şüpheciliğin da kurucusu olarak görülmektedir. Bilginin değerini yücelterek göklere çıkartan Stoacılar ile Epikurosçulara karşı Pyrrhon, düşünce kesinliği varsayımına dayanan bilgi olanağını salt öznel yorumlarla ilintili bir konu sayarak bütünüyle yadsımış, akla dayalı düşüncelerle şaşmaz kesinliklere varılamayacağını öne sürmüştür.

Metodolojik şüpheciliğiyla modern çağa damgasını vuran Descartes, verimsizliği nedeniyle tıkanmış olduğunu düşündüğü geleneksel şüphecilik anlayışına yeni bir yön vererek, bir anlamda şüpheciliğin önünü açmıştır. İnsan zihninin hiçbir zaman kesin nesnel doğrulara ulaşamayacağı düşüncesi üstüne bina edilmiş eskiçağ şüpheciliğinin, yerini şüphenin bilgiye ulaşmada izlenecek bir metot olarak yeniden tanımlandığı yeniçağ şüpheciliğine bırakması bir anlamda modern felsefe döneminin başlangıcı da olmaktadır. Descartes bu yeni şüphecilik anlayışını temellendirirken eski şüphecileri şu sözlerle eleştirmektedir: 'şüpheciler salt şüphelenmek için şüphelenmışlerdir.' Descartes 'ın söylediğinden anlaşılacağı üzere, eski şüphecilik için şüphe en son amaçken, yeni şüphecilik için bir araçtır. Nitekim yeniçağın önemli düşünürü Bacon, yeniçağ şüpheciliğini eskiçağ şüpheciliğindan ayıran en belirgin özelliği şöyle dile getirmiştir: 'şüphedan yola çıkarsak sağlam sonuçlara ulaşırız; kesinliklerden yola çıkarsak işi şüphelenmekle sona erdiririz.' Montaigne, Bayle ve Hume da daha ılımlı bir şüpheciliği savunmakla birlikte şüpheciliğin yeniçağdaki en önemli temsilcileri arasında gelmektedirler. Bu yeniçağ düşünürlerinin anlayışında şüphecilik, doğruya varma yolunda atılması gereken hem zorunlu bir ilk adımdır hem de varılan sonuçların denenmesi için sürekli yeniden kendisine geri dönülen düşünsel bir sağlama yöntemidir. Daha açık söylemek gerekirse, bu düşünürlere göre şüphecilik dar görüşlülüğe ya da katıkafalığa karşı akla esneklik kazandıran bir araştırma tutkusunun en dogal dışavurumudur.

Öte yanda Kant'ın eleştirel felsefesinde ileri sürülen şüphecilik anlayışı, eleştirel bir tutumun ışığı altında neyi bilip neyi bilemeyeceğimizi belirleyip kesinleme amacı gütmektedir. Bu açıdan bakıldığında, Kant ' ın felsefe söz dağarında şüphecilik terimi 'eleştirel' bir anlam içermektedir. Kimi felsefe tarihçilerine göre, Kant'ın şüpheciliği yeni- çağ şüpheciliğinin en özgün yorumu olarak şüpheciliğin doruk noktalarından birini teşkil ederken, Hegel ve Marx'in diyalektik şüpheciliğine felsefi temeller vererek mümkün kılmaktadır.

07-8-2010

arsenceyhan@ikincigrup.com

 


 
KÜNYE
© Telif Hakları http://www.ikincigrup.com'a aittir.