|
|
|
|
 |
| Batı düşüncesini Modernliğe taşıyan St. Augustin |
Türkiye 200 yıldır, adına, islahat, batılılaşma, çağdaşlaşma , modernleşme, veya Avrupa Birliğine gitme dedigi tam bir benzeşim süreci içerisinde. Batı, Modernliğe, birçok safhada, son derece özgül felsefi ve entellektüel yollardan, teori ve pratiklerden geçerek girmiş. Batı'nın felsefi akımlarına baktığımızda, idealistlerin, pragmatistlerin hatta maddecilerin sık sık başvurdukları bir hiristiyan düşünür, St. Augustin öne çıkıyor. Halbuki, Türk toplumunda başka bir dinamik işlemiş; Bektaşiliğin, Mevlananın, Yunusun ve bilhassa Osmanlı İslam ideolojisinin beslediği bir kaderciliğin etkisi altında kalmaya devam etmiş... |
|
 |
|
|
 |
|
|
 |
|
|
 |
|
|
|
|
 |
|
|
|
|
|
 |
Genç Karl Marx kavramı K.F.Marx ( 1818-1883 ) Louis Althusser ( 1918-1990 )
Genç Marx, genel Marksizm degerlendirmelerinde Karl Marx'ın entelektüel gelişiminin iki ayrı bölümlemeye tabi tutulmasının bir sonucu olarak ortaya konulan adlandırmadır. Buna göre, Genç Marx, bir anlamda Marksist düşüncenin hazırlık ve oluşum aşaması evresini teşkil eder. Bu evrede Marx, henüz bir tür ekonomi felsefesiyle ugraşmaktadır; Hegel ve Feuerbach üzerinden okumalar yapmakta ve burjuva ekonomi-politigin terimlerini tersyüz etmektedir. Yabancılaşma, İnsan doğası, din, ruh, felsefe, ekonomi politik bu dönemin konu başlıklarıdır. Aynı dönem içinde ekonomi politiğin yanı sıra felsefede Alman idealizmiyle de uğraşmaktadır. Şu yapıtlar Genç Marx'ın sözkonusu dönemini karakterize eder: 1844 Elyazmaları, Alman İdeolojisi, Felsefenin Sefaleti. Daha sonra Marx, kendini somut tarihsel, toplumsal, ekonomik bir bütünselliğin açıklamasına yönlendirir. Özellikle, Grundrisse adlı çalışmasından itibaren ve Kapital'de bunun somut örneğini vermiş olduğu açıklanmaktadır. Soyut kategorik tartışmalardan somutun incelemesine, Tarih felsefesinden Tarih bilimine, yani felsefeden bilime geçiş, Genç Marx ile Olgun Marx arasına konulan ayrımın temelidir. Althusser'in belirlediği anlamda 'epistemolojik kopuş' da bu noktayla ilişkilidir. Bu kopuş'un sonrasında Marx, Althusser'e göre yeni bir kuramsal alandadır. Yani artık felsefi sorunsal'ın değil bilimsel sorunsal'ın içindedir. Sonuç olarak, buna göre, bütün bilimlerin kuruluşunda olup bitenler, yani bilim öncesinden bilime geçiş, Marksist Bilim'in kuruluşunda da sözkonusudur. Genç Marx-Olgun Marx ayrımı bu sürecin Marksizm içindeki tarihini gösterir.
|
 |
 |
Aydınlanma Çağ ının hâlâ bir anlamı var mı? René Descartes ( 1596-1650 ) İmmanuel Kant ( 1724-1804 )
Aydınlanma Çağı olarak adlandırılan tarihsel dönem, Aydınlanma felsefesinin 18. yüzyılda doğup benimsenmeye başladığı dönemdir. Batı toplumunda 17. ve 18. yüzyıllarda gelişen ve akılcı düşünceyi eski, geleneksel, değişmez kabul edilen varsayımlardan, önyargılardan ve ideolojilerden özgürleştirmeyi ve yeni bilgiye yönelik kabulü geliştirmeyi amaçlayan düşünsel gelişimi kapsayan dönemi tanımlar. Aydınlanmaya yol açan başlıca düşünsel gelişmeler Rönesans ve Reform hareketleridir. Aydınlanmanın ilk temsilcileri olarak genellikle Rene Descartes ve Gottfried Wilhelm Leibniz kabul edilir. Almanya'da Johann Gottfried Herder, Immanuel Kant, Christian Wolff; Fransa'da Denis Diderot, Claude Adrien Helvétius, Montesquieu, Jean-Jacques Rousseau, Voltaire; Büyük Britanya'da David Hume, John Locke ve Thomas Paine Aydınlanma çağının en önemli temsilcileridir. Aydınlanma Aydınlanma Çağı, akıl'ı kurucu ilke olarak benimseyerek, tüm toplumsal yaşamın ve düşünüşün buna göre şekillendirilmesine yönenilen dönemdir. Kant, aydınlanmacılığı, 'aklı kullanma cesareti' olarak tanımlandığında, genel olarak Aydınlanma Çağı'nın felsefesini vermektedir. 18. yüzyılda Avrupa'da ortaya çıkıp gelişmiş ve 'aydınlanma' fikriyle yaygınlaşmıştır. Immanuel Kant Aydınlanma çağının ana fikri, akıl aracılığıyla doğru bilgilere ulaşılabileceği ve bu doğru bilgi ile de toplumsal yaşamın düzenlenebileceğidir. Deney ve gözlem, aklın uygulama araçları olarak bu dönemde bilimsel yöntemin ilkeleri biçiminde ortaya çıkmış ve doğa bilimlerinde önemli gelişmelere kaynaklık etmiştir. Dinde meydana gelen yenileşme hareketleri de, dinsel düşüncenin giderek geriletilmesi ve Aydınlanmacılıkla birlikte kuruculuk ve egemenlik gücünü kaybetmesiyle sonuçlanmıştır. Rönesans ve reformlarla başlayan bu gelişmeler, aydınlanmacılıkla doruğuna varmış ve buradan itibaren Modernite denilen sürecin oluşumunu hazırlamıştır. Newton ve Kopernik ile tüm bir evren-dünya kavrayışı değişime uğramış, Descartes ve Kant gibi isimlerle bu değişen zihniyetin felsefi düşüncesi geliştirilmiştir. Avrupa'daki endüstri devrimleri de bu sürecin maddi temelini oluşturmaktadır. Yeni ve bambaşka toplumsal ve ekonomik ilişkiler içerisinde yaşamaya başlayan insanlar, ortaya çıkan yeni düşünce biçimleriyle dünyaya bambaşka gözlerle bakmaya başlamışlardır. Bunun sonucunda modern yaşamın temellleri atılmıştır. 1789 Fransız ihtilalinin temelinde, Fransız aydınlanmacılığının belirleyici bir etkisi vardır.
|
 |
 |
İslam felsefesinden ne anlıyoruz ? Farabi ( 870 - 950 )
İslam felsefesini, İslami felsefe ve İslam dünyasında gelişen felsefi akımlar olarak iki grupa ayrılarak değerlendirmek mümkündür. İslam dünyasında felsefe orta çağ batı dünyasından çok daha müsamahalı karşılanmıştır. Bunun bir nedeni İslam dininin temel esaslar dışında ferdi düşünceye serbestlik tanıması, imani esasları alenen zedelememek şartıyla düşünceye verdiği özgürlük, diğer bir nedeni de akli ilimlerin gerek siyasi otoriteler gerekse dini otoriteler tarafından sürekli desteklenmiş olmasıdır.Bu sayede İslam coğrafyasında gelişen felsefe de formel, doğa ve insani bilimlere de katkılar sağlamıştır. O dönemin Batı dünyasından oldukça üstün bir konuma sahip olan İslam felsefesi 14. yüzyılın sonlarına kadar zirvede tutunmuştur. İslam dininin itikadi esaslarının akli deliller esas alınarak incelenmesi, değerlendirilmesi ve izahı İslami felsefenin önemli bir bölümünü oluşturur ki bunun sistemli hale getirilmiş haline ilm-i kelam denilmektedir. İtikada ait meselelerin akıl perspektifinde değerlendirilmesinde zamanla farklı okullar oluşmuştur. Başlıcaları: Selefiyye Maturudiyye Eşariyye olarak sıralanabilir. İslam Dünyasında Gelişen Felsefî Akımlar İslamiyetin Hicri 1. asırda hızla gelişmesi ve yayılması ile birlikte önceden müslümanların kendilerine yabancı olan kültürlerle etkileşimi artmıştır. İslamiyetin akla verdiği önem ve serbesti, bu yeni kültürlerde mevcut felsefi birikimin tercümeler vasıtası ile hızla müslüman ilim adamları arasında yaygınlaşmasını da beraberinde getirmiştir. İslam filozofları Yunan felsefesinde özellikle Platon ve Aristo gibi düşünürlerin görüşlerini benimsemişler ve bunu İslam düşüncesiyle birleştirmişlerdir.Geneli itibariyle bu sistemi kuran ' Farabi ' dir. Farabi'den sonra İslamın Tanrı anlayışıyla rasyonalizmi diğer İslam filozofları da birleştirmişlerdir. İslami felsefe ile kelam bir süre birlikte yürümüşse de, daha sonra önemli görüş ayrılıkları çıkmıştır.
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
 |
|
Pyrrhon, Protagoras, Descartes, Kant ve
şüphecilik
Herhangi bir şeyden duyulan belirgin şüphe; şüphelenme tutumu. Eski
Yunanca'da 'gözlemek', 'incelemek' anlamına gelen skeptesheia sözcüğünden
türetilmiştir. Yerleşik Felsefe dilinde, kesin bir tutum almamayı, en son bir
yargıya varmamayı ilke edinmiş; bütün değerlerden, inançlardan, bilgi
savlarından ilkece şüphe duymanın doğruluğunu savunur şüpheci. şüphecilik,
düşünülebilecek hiçbir konuda kesin bilgi diye bir şeyin olmadığını, olsa bile
insanın eldeki verileriyle kesin bilgilere ulaşmasının olanaklı olmadığını öne
sürerek, nesnel bilgiyi ve nesnel bilme olanağını bütünüyle yok
saymaktadır.
Buna karşı açık ve seçik doğruya, kendisinden şüphe
duyulamayacak sağlam bilgiye ulaşmak için sağlam bir dayanak bulana dek bütün
bilgilerin şüpheye açılarak denenip sorgulanması ise 'metodolojik şüphe '' diye
adlandırılmaktadır. Bu anlamıyla şüphecilik, modern felsefenin kurucusu
Descartes tarafından geliştirilmiştir. Bunun yanında gerçekliğin özünü bilmenin
ilkece olanaksız olduğunu ileri süren bütün metafızik öğretiler de şüphecilik
deyişiyle nitelendirilmektedir. Bilgi olanaklarının son derece sınırlı olduğunu,
şaşmaz bir kesinlikle hiçbir şeyin bilinemeyeceğini, doğruluğu her zaman için
şüpheye açık görüşlerin bulunabileceğini savunan genel şüphecilik öğretisi
yanında, şüpheciliğin ilk bakışta iki ayrı biçimi daha bulunmaktadır. 'Sonuna
dek götürülmüş şüphecilik' diye adlandırılan ilk biçim her türlü bilgi olanağını
yadsıyarak işin doğası gereği hiçbir şeyin hiçbir koşulda bilinemeyeceğini
savunur. Bu şüphecilik anlayışı yer yer felsefe metinlerinde 'olumsuzlamacı
şüphecilik' diye de geçmektedir. Buna karşı 'ölçülü şüphecilik' diye
adlandırılan ikinci biçim, bilgi olanağını yalnızca belli alanlarda yadsıyarak,
belli şeylerin bilgisine varılabileceğini düşünmektedir.
şüpheciliğin,
insanlığın temel değer ve ülkülerinin geçerliliğinin toptan şüpheye açıldığı
'Kinizm' ile karıştırılmaması gerekir. Felsefe tarihinin bilinen en eski
şüpheciliği Eski Yunan'ın gezgin düşünürleri sofıstlerce temellendirilmiştir.
Başta Protagoras ile Gorgias olmak üzere bütün sofistler, herkesçe benimsenecek
ortak genelgeçer doğruların olmadığını, doğrunun her bireye ayrı görünen bir şey
olarak kişiden kişiye değiştiğini savunarak felsefece düşünmeyi olanaksız
kılacak denli ileri götürmüşlerdir şüpheciliği. 'Sofıst Öğreti'nin olmazsa olmaz
bileşeni şüphecilik, Eski Yunan'da özellikle yapılan siyasal tartışmalarda karşı
tarafın savunduğu düşünceyi şüphecilik yoluyla çürüten sofıstlere büyük bir
retorik üstünlük sağlamıştır. Eskiçağ şüpheciliğinin temellerini atan Elisli
Pyrrhon, Felsefe tarihçileri arasında genellikle şüpheciliğin da kurucusu olarak
görülmektedir. Bilginin değerini yücelterek göklere çıkartan Stoacılar ile
Epikurosçulara karşı Pyrrhon, düşünce kesinliği varsayımına dayanan bilgi
olanağını salt öznel yorumlarla ilintili bir konu sayarak bütünüyle yadsımış,
akla dayalı düşüncelerle şaşmaz kesinliklere varılamayacağını öne
sürmüştür.
Metodolojik şüpheciliğiyla modern çağa damgasını vuran
Descartes, verimsizliği nedeniyle tıkanmış olduğunu düşündüğü geleneksel
şüphecilik anlayışına yeni bir yön vererek, bir anlamda şüpheciliğin önünü
açmıştır. İnsan zihninin hiçbir zaman kesin nesnel doğrulara ulaşamayacağı
düşüncesi üstüne bina edilmiş eskiçağ şüpheciliğinin, yerini şüphenin bilgiye
ulaşmada izlenecek bir metot olarak yeniden tanımlandığı yeniçağ şüpheciliğine
bırakması bir anlamda modern felsefe döneminin başlangıcı da olmaktadır.
Descartes bu yeni şüphecilik anlayışını temellendirirken eski şüphecileri şu
sözlerle eleştirmektedir: 'şüpheciler salt şüphelenmek için şüphelenmışlerdir.'
Descartes 'ın söylediğinden anlaşılacağı üzere, eski şüphecilik için şüphe en
son amaçken, yeni şüphecilik için bir araçtır. Nitekim yeniçağın önemli düşünürü
Bacon, yeniçağ şüpheciliğini eskiçağ şüpheciliğindan ayıran en belirgin özelliği
şöyle dile getirmiştir: 'şüphedan yola çıkarsak sağlam sonuçlara ulaşırız;
kesinliklerden yola çıkarsak işi şüphelenmekle sona erdiririz.' Montaigne, Bayle
ve Hume da daha ılımlı bir şüpheciliği savunmakla birlikte şüpheciliğin
yeniçağdaki en önemli temsilcileri arasında gelmektedirler. Bu yeniçağ
düşünürlerinin anlayışında şüphecilik, doğruya varma yolunda atılması gereken
hem zorunlu bir ilk adımdır hem de varılan sonuçların denenmesi için sürekli
yeniden kendisine geri dönülen düşünsel bir sağlama yöntemidir. Daha açık
söylemek gerekirse, bu düşünürlere göre şüphecilik dar görüşlülüğe ya da
katıkafalığa karşı akla esneklik kazandıran bir araştırma tutkusunun en dogal
dışavurumudur.
Öte yanda Kant'ın eleştirel felsefesinde ileri sürülen
şüphecilik anlayışı, eleştirel bir tutumun ışığı altında neyi bilip neyi
bilemeyeceğimizi belirleyip kesinleme amacı gütmektedir. Bu açıdan bakıldığında,
Kant ' ın felsefe söz dağarında şüphecilik terimi 'eleştirel' bir anlam
içermektedir. Kimi felsefe tarihçilerine göre, Kant'ın şüpheciliği yeni- çağ
şüpheciliğinin en özgün yorumu olarak şüpheciliğin doruk noktalarından birini
teşkil ederken, Hegel ve Marx'in diyalektik şüpheciliğine felsefi temeller
vererek mümkün kılmaktadır.
07-8-2010
arsenceyhan@ikincigrup.com
|
|
|
|
|
|