17 anma ve unutma (2)
Bu neslin eserlerinde göze çarpan, daima geçmişin kahramanlarının ve önemli hadiselerinin unutulmaktan kurtarılıp gün iışığına çıkarılması kaygısıydı. Ernest Renan ''Millet Nedir ?'' adlı eserini yazdığında, zihnini kurcalayan husus ''unutma ihtiyacı'' idi: ''Halbuysa, bir milletin özünü teşkil eden, fertlerinin çokca ortak özelliğe sahip olup ve bilhassa birçok olgu ve olayı unutmuş olmalarıdır... Her fransız vatandaşınin St Barthélemy gecesini ve Güney Kırımları' nı unutmuş olması gerekir.'' Dikkate değer olan ise, Renan' ın, ne St Barthélemy ne de Güney Kırımları ile ilgili hiçbir izahat vermemesidir; halbuki, fransızlardan başka kim bilebilirdi St Barthélemy' nin, 24 Ağustos 1572' de IX. Charles ve anası Catherine de Médicis tarafindan, protestanlara karşı başlatılan zulümlerin adı olduğunu ? Veya Güney Kıyımlrı' nın, XIII. yyılda, uzun bir günahkar Papalar dizisine mensup III. Innocent' in kışkırtmasıyla, Pireneler' den Güney Alplere uzanan bölgede ''Cathar'' adlandırılan bir protestan tarikatının mensuplarının sonu gelene kadar kırılması olduğunu hangi millet fransızlardan daha iyi bilebilir ? Renan için ise, bu eski trajedyaların unutulması, çağdaş fransızların medeni ödeviydi. Güney Kırımları tabirinde ''Güney'' kelimesi nin, katilleri ve kurbanları birbirine karıştırdığını unutmayalım. Cathar' lar provansal ve katalan dillerini kullanıyorlardı.
XVII. yyılda Celali İsyanları ve XVI. yyılda Kızılbaş Ayaklanmaları aynı olguyu yansıtırlar. St Barthélemy, Celali ve Kızılbaş isyanlarının, ölenlerle öldürülenleri birbirlerine karıştırdığını gözlemliyoruz: katolikler protestanlara, sünniler ''hak mezhep dışı'' inançlara, merkezi devlet devletten hoşnut olmayanlara karşı savaşa tutuşmuş iken, XVI. ve XVII. yyıllarda Fransa' yı ve Osmanlı ülkesini parçalayıp bölen bu iç sava$lar esnasında bütün bu vuruşanlar kendilerini fransız veya türk olarak farzetmiyorlardı, adlandırmıyorlardı.
Yeni doğmakta olan devlet milliyetçiliği, kasıtlı bir şekilde, okullarda, üniversitelerde, kahvehanelerde... heryerde tarih seferberliği başlattı; amaç, genciyle yaşlısıyla herkese, ailevi ve toplumsal geçmişine ait olmuş bazı eskı kıyımları ''hatırlatmak'' tı.
Orta ve yüksek ögrenimde tarih kitapları garip manzaralar arz eder; örneğin büyük Devlet adamı olarak anılan Fatih Sultan II. Mehmed' in türkçe konuşmadığını, bunun sebebinin de gayet basit olduğunu, yani türkçe diye bir dilin o zaman mevcut olmadığını, hiç olmazsa bir varsayım olarak tartışmaya açmak kimsenin aklına gelmez ! Sadece ''İstanbul fatihi'' olduğu söylenir.
Tüm bilinç değişimleri, tabiyatlarına bağlı olarak ''bellek yitirme'' özelliğine de sahiptirler; öyküler bu bellek yitirmeden kaynaklanırler. Çocukluk yılları ile erginlik arasında kaç bin gün unutulup gider ! Ne gariptir, sararmış bir fotograftaki bebeğin biz olduğuna cidden inanmak için başka birine ihtiyacımızın olması ! Fotoğraf, nüfus cüzdanı, hatıra defteri, mektup, sağlık defteri... belirli bir devamlılığın belirtileri olmakla beraber şüphesiz, bellek yitirmenin de belgeleridirler. Yeni bir insan ve kimlik anlayışı doğacak; hatırlanmasa da anlatilabilecek. İnsan hücrelerinin yedi yılda bir değiştiğini söyleyen çağdaş tabiyat biliminin aksine, insanların özyaşamları artık hergün değişik bir biçimde, matbua ve internet kapitalizmi pazarında neşredilmektedir.
Biyografi yazarı, araştırdığı kişinin asla bilemiyeceği ''iki'' tarihi doğru vermekle yükümlüdür: doğum ve ölüm tarihleri. Aziz Mateus' un İncilinin çok ilginç bir giriş vardır : İncilin yazarı, birbirinden sırasıyla döllenen 30 kişinin listesini verir, Ibrahim' den İsa'ya. Adı geçen tek kadın, doğurucu olduğu için değil, yahudi olmayan bir Moabi olduğu için anılır. Mateus, İsa' nın atalarının sicillerini ve onlarla ilgili toplumsal, kültürel, biyolojik ve politik bilgiler vermez. Betlehem bir hatıradır. Mateus' un öyküsü olasıdır, zira onun için İsa, tarihi bir şahsiyet değil sadece Allahın gerçek oğludur. Akılcı olmayan herkes gibi, Mateus da hayal ettiği gerçeklere inanıyordu.
Milletler de insanlar gibidirler. Yüzyılların lineer zamanının içerisine hapsolunduğunun bilincinde olarak, hem devamlılık hem de bu tecrübenin unutulur olması, bir kimlik öyküsünü şart kılar. Fakat milletin açıkca saptanabilir bir doğum tarihi yoktur, ve ölümleri de tabii değildir. Bu tûr felaketlerin ismini bile icât etmiş insanoğlu, soykırım diyor. Yaratıcısı olmadığından, bir milletin yaşam öyküsünü Mateus gibi yazmaktan aciziz. Tek çare, zamanda gerilere gitmek, öyküyü biçimlendirmek, Ertugrul' a, Cengiz' e kadar gerilemek. Bu biçimlendirme bir hayli ölüyle belirlenir; bu ölülerin tümü günümüzden kaynaklanır. II. Dünya Savaşı, I. Dünya Savaşınin habercisidir; Türkiye Cumhuriyeti Kuvay-i Milliye hareketini belirler; İsrail Devleti Varşova getosunu canlandırır.
Fernand Braudel ''Akdeniz ve II. Filip Döneminde Akdeniz Dünyası'' adlı muazzam eserinde St Barthélemy kıyımlarından üstün körü bahseder; kıyımlar, Habsburg hânedanlığı döneminin tam ortalarında cereyan etmesine rağmen onun için ''bu olaylar toz dumandır, tarih' i ölgün bir ışık gibi geçerler; doğdukları an, gece karanlığına ve unutulmuşluğa dönerler.'' Braudel için önemli olan ölüler, bir sürü adi olmayan olaylarda ölen milyonlarca ölülerdi; onu ilgilendiren ''yüzyıllık ölüm oranı'' idi. Bu sayede milyonlarca insanın hayat şartlarının ağır gelişmesini izleyebiliyordu ve bu milyonların ne kavimden veya milletten oldukları en son kaygısı idi.
Millet' in yaşam öyküsü, mezarlıkların braudelvari acımasız çoğalmasına karşın, tarihin koyu karanlığından çekip çıkarılan ölgün ışıklarda yakalanır; ibretlik intaharlar, şehitler, idamlar, cinayetler, kavim kırımlar, soykırımlar ... Eğer gerçekten unutmak istiyorsak, bu titreyen ölgün ışıkları ''ölülerimiz'' miş gibi hafizamızda saklamamamız gerek.
21-11-2010
arsenceyhan@ikincigrup.com
|