|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
 |
Salvadore Allende, Şili Devlet Başkanı, 1970-1973
Washington'daki 'Ulusal Güvenlik Arşivi' tarafından gizliliği kaldırılan belgeler, 1971 yılının aralık ayında Beyaz Saray'da Brezilyalı lider Medici ile bir araya gelen Nixon'un, Allende'yi deviren darbeden iki sene evvel Şili ordusunun Marksist Allende'yi devirip deviremeyeceği konusunda Medici'nin fikrini sorduğunu gösterdi. Belgelere göre, Medici, askerlerin darbe yapmaya güçlerinin yeteceğini ve Brezilya'nın da 'bu yönde çalıştığını' söylüyor. Nixon da bunun üzerine Şili'nin istikrarsızlığa sürüklenmesi gerektiğini söylüyor ve Washington'un Allende'nin düşürülmesi konusunda gizlice çalışabileceğini anlatıyor. Belgelere göre, Nixon,'Brezilya ve ABD' nin bu konuda sıkı işbirliğinin çok önemli olduğunu' belirtiyor,
Medici'nin 'ihtiyaçlarını bildirmesini' istiyor, 'Para veya başka gizli destek isterseniz veririz' diyor. Allende, Nixon-Medici görüşmesinden 2 yıl sonra 11 Eylül 1973'te General Augusto Pinochet tarafından devrilmişti.
|
 |
 |
Luiz İnacio Lula da Silva, Brezilya Devlet Başkanı
2001 Şubat krizine kadar IMF ile yapılan stand-by anlaşmaları,
ekonomiden sorumlu devlet bakanları ve Hazine Müsteşarları tarafından imzalanırken, bu tarihten sonra koalisyonu oluşturan partilerin başkanlarının imzaları da alınmaya başlanmıştır. Brezilya'da seçim öncesinde de benzer bir durum yaşanmıştır. IMF'den talep edilen 'acil kredi' için, başkan adayları devlet başkanı Cardoso başkanlığında toplanmışlar ve IMF'ye verilen sözlerin yerine getirileceğini açıklamışlardır. Bunun üzerine IMF, büyük bölümü 2003 yılında
kullanılmak üzere, 30 milyar dolar kredi açmayı kabul etmiştir. İşte bu anlaşmanın altında PT'nin Lula'sının da imzası bulunmaktadır. Böylece partisinin adı 'işçi partisi' olan, 'solcu' olarak bilinen Lula, yıllar boyu sloganlaştırmış oldukları 'IMF'ye hayır!' çizgisini terk etmiştir. Şüphesiz bu durum, basit bir seçim 'taktiği' değildir. PT ve Lula, o güne kadar yaptıkları tüm tahlillerden ve saptamalardan ayrılmışlardır. Artık emperyalizm, kapitalizm, geri-bıraktırılmışlık, emperyalist sömürü, Brezilya ekonomisi, IMF vb. konularındaki tahliller çöp sepetine atılırken, yerini Brezilya ekonomisinin
'rasyonalizasyonu' ve IMF ile 'karşılıklı uyum' almıştır.
|
 |
 |
Hugo Chavez, Venezuela
Chavez, 1998 yılındaki seçimlerde %56 oy oranıyla devlet başkanlığına ilk kez seçilmişti. Yönetimde kalıp kalmaması için 2004'de yapılan halk oylamasında, oyların %94'ünü alan Chávez, uygulamaya koyduğu radikal siyasal dönüşümleriyle neo-liberalizme karşı somut bir alternatif oluşturmaya çalıştı. Ayrıca altı yıllık iktidarında girdiği her seçimde oylarını sürekli arttırmaktadır. Ülkesinin başındaki yoksulluk, açlık, cehalet, konut, sağlık, toprak, çalışma ve kadın hakları gibi sorunların çözümünün kapitalist sistem içinde kalınarak sağlanamayacağını iddia etmekte ve devrimden söz etmektedir.
Venezüella'da çok daha adil, barışçı, eşit ve özgür bir dünyanın ancak sosyalizme açılarak gerçekleştirilebileceği görüşünü savunmaktadır. Washington yönetiminin düşman olarak gördüğü Küba, Kuzey Kore, İran, Belarus ve Suriye gibi ülkelerle sıkı bağlar kurmuş ve ABD karşıtlığını her fırsatta dile getirmeye dikkat etmektedir. Bununla beraber Obama'nın ABD başkanlığına seçildiğinden bu yana ABD' nin Latin Amerika politikasında bazı olumlu gelişmeler gözlemlendi; bu ise Venezüella'nın dış politikasina pozitif bir etkide bulunabilecegi düşünülebilir.
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
 |
Sayım, Harita ve Müze (2 )
Birbirine iyice bağlı bulunan ''sayım'', ''harita'' ve ''müze'' olguları, eski sömürgeci Devletin topraklarını nasıl göz önünde bulundurduğunu göstermesi açısından önemlidir. Sömürgeci Devlet, halkları, kavimleri, ırkları, bölgeleri, dinleri, dilleri, anıt ve ürünleri, kuşatıcı bir sınıflndırma ölçütünden itibaren düşünüyordu. Söz konusu ölçüt, nesnelerin ''şu'' olduğunun, ''bu'' olmadığını, 'şu nedenden'' olduğunu, ''bu nedenden'' olmadığını söylemeye yarıyordu.
Sömürgeci Devlet, sonuna doğru, milliyetçilere işte bu ölçü cetvelini miras bıraktı; bu ise, malesef, sömürgeciliğin önemli başarılarından biri olarak görülmelidir. Bu ölçü cetveli sayesinde herşey sınırlandırılabilir, belirlenebilir ve muhasebesi yapılabilir oldu. Sömürge yapısının nıteliği kısırlaştırma, folklorlaştırma ve kültürsüzleştirme idi: dünya üretilebilir çoğullardan oluşuyor, özel olan daima bir dizinin geçici temsilcisi olarak beliriyor ve bu açıdan muamele görüyordu. Bunun için Batı, her bir Türk'ten, Ermeni'den, yeni beliren milliyetçiden evvel, bir ''Türk dizisi'', ''Ermeni dizisi'' ve 'milliyetçi dizisi'' hayal ediyordu.
Batı sadece denetimi altında, kusursuz bir görünürlükte insan manzaraları arzulamıyordu; bu görünürlüğün şartı, herkesin, herşeyin bir dizi numarası olması idi. Bunun siyasi neticelerinden birisi de sınıflandırıcı ''nüfus cüzdanı'' oldu ; bu her Osmanlı yetişkininin üzerinde daima bulundurması gereken kağıt parçası idi. Nüfus cüzdanı ile genel nüfus sayımı arasında hakiki bir benzerlik vardır. Bi nevi siyasi ve etnik sayımdı bu; bazı hususi noktaların , ''bozguncu'' , ''hain'' , ''hristiyan'' , ''kızılbaş' gibi nitelendirmelerin belirdiğini görüyoruz. Bu tür sayımlar Cumhuriyet' in 1923'de ilânıyla tamamlandı: irticacılar, halifeciler, komünistler vs ciddi bir şekilde isimlendirildiler.
Sömürge veya yarı sömürge sonrası toplumlarında ,bu tür aşırı tavırlar spontane bir şekilde belirmedi: denizcilik tekniklerinin,matematiğin, astronominin , saatçılığın, topografinin, matbaanın, ve neticede Batı'nın kaydettıği büyük gelişmeleri içine alan uzun bir sürecin neticesiydi. Haritacılık ve sayım teknikleri toplumun ''dilbilgisi'' ni oluşturdular; işte bu dilbilgisidir ki ''Türk'' , ''Ermeni'' , ''Kürt'' , ''Rum'' , ''komünistler'' vs gibi sınıflandırmaları mümkün kıldı...
Bu saydığımız imkanların topluma yayılıp somut bir hale gelebilmesi, Batı'nın kendi tarihini ve iktidarını düşünme tarzına çok şey borçluydu. Arkeoloji, Osmanlı Küçük Asyasında XIX. yyılın ikinci yarısına kadar düşünülmesi bile imkansız bir işti. Bu işi düşünen ve yapan Batı idi. Osmanlı Devleti olsun Türkiye Cumhuriyeti olsun , arkeolojik kazı imtiyazlarını, maden arama imtiyazı verir gibi veriyordu. Bu yüzden anıt, anıt parçası, heykel ve arkeolojik eşya, British Museum, Louvre veya Berlin Müzelerinin yolunu tuttular. Türkiye Cumhuriyeti, geç de olsa, Batı Arkeoloji uzmanlarının da yardımıyla, toprağının altındaki antik medeniyet zenginliklerine sömürgeci Batı teknikleriyle sahip çıkmaya başladı. Bu amaçla ''İlk çağ anıtları'' dizisi yaratıldı; bu dizinin coğrafi sınır ve sınıfları belirlendi; Batı Küçük Asya ( Yunan Medeniyeti ), Orta Küçük Asya ( Eti Medeniyeti ), Doğu Küçük Asya ve Orta Doğu ( Urartu, Sümer, Akad Medeniyetleri ) dendi. Bu şekilde isimlendirilerek, her kazı ciddi bir ideolojik gözetime tâbi tutuldu.
Bu meyanda, Batının uzmanları 100 yılı aşkın tecrübeleri sayesinde bilimsel olarak bu diziyi, haritabilim ve fotografçılıkla tamamladılar. Türkiye Cumhuriyeti Devleti ise bu diziyi, kendi tarih yazımında daha eskiler gitmek için göz önünde bulunduruyordu; bir hayali veya hayal edilen atalar albümü yaratmak istendi. Esas olan hiçbir zaman Efes, Milet, Fethiye, Alaca Höyük, Altın Tepe, Toprak Kale veya Nemrut Dağı olmamıştı ( Aynı bağlamda bakıldığında,Sovyetler Ermenistanında, Erebuni ve Garmir Plur kazıları, madalyanın öbür yanını oluşturuyordu. ); esasında, iktidarın, bu isimler karşı hiçbir derin hissi olmamıştı; bu isimler birer kazı yeri olarak, siyasi, ideolojik ve ekonomik menfaat kaynağı idi.
Belki, Paris, Londra ve Berlin'de, Efes, Milet, Didim ve Halikarnas heykel ve anıt parçalarının sergilenmesi, Batı' nın, Doğu' da bulunan Yunan kökenlerinin simge ve isbatlarıydı. Fakat Osmanlı'nın batılaşmacı mirasçıları için mesele başka idi; ''İlk çağ anıtları'' dizisi , üretilebilirliğiyle, yeni bir tarih perspektfi yaratıyordu batılılaşmacilara.
arsenceyhan@ikincigrup.com
23-7-2010 |
|
|
|
|
|
|